Nihayet bataklıktayız!

Muhalefet iktidarın Suriye politikasını “ülkeyi bataklığa sürüklemeyin” diye eleştirirken, elbette yöre halklarını “çamur” olarak nitelendirmiyordu. Ama iktidar bu söylemi işine geldiği gibi değerlendirdi ve her fırsatta muhalefeti “ Ortadoğu’yu bataklık olarak görüyor, buradaki tarihi bağlarımızı ve soydaşlarımızı inkâr ediyorlar” diye suçladı. Nihayet, 24 Kasım sabahı sınır ihlali gerekçesiyle bir Rus uçağının düşürülmesi üzerine, bölgedeki ve Rusya ile olan bütün “tarihi bağlar” bataklığa saplandı!

“Ortadoğu” sözcüğü bile yöreye İngilizlerin verdiği bir ad. Sanki Londra’da oturuyormuşçasına güneydoğumuza “ortadoğu” diyerek geleneksel “Arap Yarımadası” sözcüğünü kullanmayışımız dahi, bataklıkta yürüdüğümüzün işareti sayılmalı. Burayı bu hale getiren ne inanç, ne yörede yaşayan halklar değil; emperyalizmdir. Bunu yüz yıldır yeraltındaki petrol denizine hükmetmek için, yeryüzünü kan denizine çevirerek yapıyor. Yemen’den Anadolu’ya, Basra Körfezi’nden Atlas Okyanusu’na kadar halkları kırarak, ya da birbirine kırdırarak, bir kurtlar sofrası kuruyor. Ve Ege denizinde boğulan göçmen çocuklarının, köle pazarlarında satılan anaların bacıların etinin yığıldığı bu sofraya saldırıyor.

Kurban olmak kader değil, elbette er geç değişecek, yeter ki direnilsin. Bu arada biz kurtlara özenmemeli, kurbanlar arasında ayrım yapmaksızın direnişe yardımcı olmalıyız. Çünkü henüz tümüyle içine çekilmediğimiz bir belâdan uzak durmak ve ahlâklı davranmak için bundan başka yol yok. Ama öyle görünüyor ki, yürürlükteki uygulamalar yüzünden, olmasını hiç istemediğimiz halde belânın içine çekiliyoruz. Öyleyse şunu akılda tutalım:

Emperyalistlerle birlikte sofraya oturmak, kurban olmaktan kurtulduğun anlamına gelmez. Bir yaşlı kurdun arkadan itmesiyle sofranın ortasına düşüp, bir anda parçalanabilirsin. Pençeni yağlı bir lokmaya uzatmışken, aynı hedefe kilitlenmiş keskin diş ve tırnaklar arasında o lokmayla birlikte pençenin de başka bir kurdun midesine indiğini görebilirsin. Bu sofrada ya en güçlü ve herkesin düşmanı olacaksın, ya da gerilerde oturup sırasını bekleyen bir kemik yalayıcısı... Burada zayıflık, özür, mazeret yok; yalnızca güç geçerli. Eğer buraya düşmüş/düşürülmüş bir kuzuysan, kurtuluşunu kendin sağlayacak ve kurtlardan asla yardım beklemeyeceksin. Tarih bunun sayısız örneğiyle dolu, işte Kırım Savaşı:

Kırım Hanlığı ve Tatar süvarileri, Osmanlının topraklar fethederek büyümesinde çok önemli rol oynadılar. İmparatorluğun çöküş sürecinde, 1768-74 Rusya ile girilen savaş kaybedildi ve Rusya Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Kırım’ı önce kısmen, daha sonra tümüyle ele geçirdi. Çarlık Rusya’sı ilerliyor, Osmanlı geriliyordu. Bu gelişme, Fransa ve İngiltere’yi rahatsız ediyordu. Osmanlıya Kırımı geri alması için birliktelik önerdiler. Padişah Abdülmecid kabul etti. Orduyu güçlendirmek için bu ülkelerden, tarihimizde ilk kez dış borç aldı. 1853- 1856 savaşını Osmanlı kazandı ama Kırım’ı alamadı. Üstelik başka topraklar kaybetti ve borçlarını ödeyemeyerek, İngiltere ile Fransa’ya kapitülasyonlar verdi.

Bugün Arap Yarımadasındaki emperyalist tahakkümün kökleri, o zaman tanınan kapitülasyonlara kadar uzanır. Ve kurtlarla dansın bedeli yalnızca Kırım’da değil, Birinci Paylaşım Savaşı sonrası Kıbrıs, Musul, Yemen’de de ödenmiştir.

Türkiye’nin Suriye sorununa müdahil olduğu ilk zamanları hatırlayalım. Emperyalistler Suriye muhalefetini örgütleyip, silahlandırmaya çalışıyor ve Türkiye bunun en önünde yer alıyordu. Bu çerçevede 7 Aralık 2012’de Antalya’da ABD, Fransa, İngiltere, Körfez ülkeleri ve Ürdün’ün de katılımıyla Esat muhalifleri toplanıyor ve “Özgür Suriye Ordusu” (ÖSO) kuruluyordu. Çok sayıda cihatçı örgütün de yer aldığı bu oluşumun karargâhı Türkiye topraklarında, Antakya yakınlarındaydı. Katar ve Suudi Arabistan parasıyla batılı ülkelerden alınan silahlar, Türkiye üzerinden Suriye’ye taşınıyordu. Esat güçleri buna karşı sınır kapıları ve Reyhan’lıda bombalar patlattı. Ve zaman içinde ÖSO’ya yapılan yardımların cihatçı örgütlere gittiği anlaşıldı. Batı Esat’ı devirmeye çalışırken kendi kazdığı kuyuya düşüyor, bugün Esat’tan daha tehlikeli gördüğü IŞİD gibi örgütleri o zaman besliyordu.

ÖSO hormonlu domates gibi şişkin ama etkisiz bir varlık olarak kaldı. Ortama cihatçılar egemen oldular. “El Nusra Cephesi” adı altında örgütlenen El Kaide, kendini açığa vurmadan Esat’a karşı savaşıyordu. Ancak IŞİD’in bölgeye gelmesiyle işler değişti. Bu örgüt El Kaide’ye bağlı olmasına rağmen kimliğini gizleyerek savaşmayı reddediyor ve halifelik ilan ettiği gerekçesiyle, bütün cihatçıların kendine biat etmesini istiyordu. Suriye’nin batısında etkili olan Kaide ile doğu ve kuzeye yayılan IŞİD birbiriyle çatışmaya başladılar. Aynı zamanda Esat güçleri ve başka örgütlerle de savaşıyorlardı. Bu gelişmeler batıyı ürküttü. Suriye’de Esat’a karşı olan herkesi desteklememek gerektiğini gördüler. ABD hem IŞİD’i hem de Nusra Cephesini “terörist” ilân etti.

Bu arada yönetenlerimiz Esat’ın ömrünün az kaldığını tekrarlayıp duruyor ve PYD dışındaki bütün Esat muhaliflerini şu ya da bu yolla destekliyordu. Görüntüleriyle birlikte uluslararası basında da geniş ölçüde yer aldığı üzere Suriye’den kaçak petrol geliyor, buradan oraya her türlü malzeme gidiyordu. Bu koşullarda bölgeye cihatçıların egemen olacağından korkan batılılar, IŞİD’e karşı en etkin mücadeleyi veren PYD’yi desteklemeye başladılar. Bu Türkiye’nin bölgeyle ilgili planlarına tersti. Buna karşılık Türkiye’nin cihatçılarla yakınlığı da batılılara uymuyordu. Bu koşullarda ABD Rusya’ya yaklaşırken, Türkiye daha önceleri pek sözünü etmediği Türkmen’leri gündeme getirmeye başladı. Artık yöneticilerimizin ağzından “Bayır Bucak Türkmenleri” sözünü sık sık duyuyorduk…

Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi basit bir sınır ihlali yüzünden olamaz, nedeni başka yerde aramak gerekir. Zaten uçak düştüğünden beri yöneticilerimizin verdiği demeçler hep birbiriyle çelişkili. Öte yandan Rus uçaklarının bombaladığı yerlerde Türkmenlerin yaşadığını ve IŞİD’ın bulunmadığını söylemeleri de anlamsız. Buralarda El Kaide ve diğer cihatçılar var. Öte yandan Türkmenlere gerçekten bu kadar yakınlık gösteriliyorsa, geçen yılın başlarında IŞİD’in Kilis’in hemen karşısındaki Türkmen köylerini ele geçirişine neden tepki verilmediğini de sormak gerekir. Bunu biz değil, 2014 Eylül’ünde Ankara’da düzenlenen “Ortadoğu Türkmenleri Sempozyumu” konuşmacısı Mehmet Erol belirtiyor.

22 Haziran 2012’de Türk RF-4E uçağı Suriye tarafından düşürüldüğünde, dönemin Başbakanı Erdoğan bu tür kısa süreli sınır ihlalleri için uçak düşürmek gerekmediğini belirtiyordu. Ancak angajman kuralları değiştirildikten sonra Türkiye Suriye’nin bir uçak ve helikopterini düşürdü. Gerekçe sınır ihlali filan değil, yöredeki muhalifleri korumaktı. Bölgeye Rusya geldiğinden beri uçakları değişik defalar sınırlarımızı kısa süreliğine geçti. Türkiye protesto etmekle yetinirken, NATO sert açıklamalarla ‘Türkiye’nin sınırlarını koruma hakkı olduğunu ve yanında duracaklarını’ belirtti. Ancak batılıların Rus uçağı düştükten sonraki açıklamaları böyle değildi. İki tarafa da soğukkanlılık tavsiye ediyor ve bir yandan Rusya ile Suriye’ye ilişkin planlarını sürdürüyorlardı. Örneğin Fransa Putin’le işbirliği için görüşüyordu. Türk uçakları geçici olarak koalisyondan çekildi. Rusya hava operasyonlarını bir süreliğine durduracaktı. Ve ABD ilk kez Suriye’ye asker gönderdi. Düşürülen uçağın bombaladığı yöreler ise, daha çok bombalanıyordu. Olan, Türkiye-Rusya ilişkilerine oldu…

Yorumlar