Fehim Taştekin'in kitabı...

“Suriye, Yıkıl Git, Diren Kal” adı uzun olduğu için kitapçıya kısaca “Fehim Taştekin’in kitabını istiyorum” dedim ve hemen getirdi. Daha önce sorduğum bir kitapçıda ise bitmişti. Taştekin son yıllarda uluslararası politika haber ve yorumları yazan tanınmış bir gazeteci. O kadar tanınmış ki, son Suriye gezisinin ardından Antakya-Yayladağı yakınlarındaki bir sınır kapısından içeri girmek üzere geldiğinde, kapıdaki daha önce hiç karşılaşmadığı bir görevli kendisini görünce, “hoş geldin Fehim Kardeş” diyor. Peki, bu tanınmışlık kendini sık sık ekranlarda görmemizden mi kaynaklanıyor? Bence değil.

Öncelikle günlük yaşantımızı derinden etkileyen ama çok uzaklarda yaşanan konuları ele aldığı için ilgimizi çekiyor. İkincisi, benzerlerinden farkı, işini bilgiye dayalı yapması. Elbette anlatırken o da herkes gibi taraf tutuyor. Ama olaylara inanç, iktidar gibi sorgulanmayan bir gücün tarafı olarak ve ideolojik önyargılarla bakmıyor. Mazlumlar haricinde karşısında kim olursa olsun, kafamızda taşıdığımız şüpheleri bizim adımıza soruyor. Örneğin Suriyeli resmi bir görevli Esat karşıtlarının dışarıdan destek aldığını anlatırken, İran’ın da dışarıdan geldiğini hatırlatarak bunun için de bir yorum istiyor. Ya da muhaliflerin katliam ve yağmacılığını anlatan birine, ordunun da benzer davranışlar gösterip göstermediği hakkındaki fikrini soruyor. Ve bu tür gerçeği deşici soruları savaşta çocuklarını yitirmiş bir anneye, sakat kalmış bir gence, köyünden kaçarak sefalete düşenlere sormuyor. Böyle durumlarda kayıt yapmakla yetiniyor. Çünkü bu tür acılar kendisinden başka bir biçimde tarif edilemeyecek, yorumlanamayacak kadar ağır, açık ve ortada. Bu yüzden Taştekin’in bir gücün değil, mazlumun tarafı olarak yazıp yorumladığını biliyor, propaganda yapmadığından emin oluyoruz. Ayrıca, bazen kendisinin de hatalar yapıp başkalarının propagandasına alet olduğunu söyleyecek kadar da açık sözlü davranıyor. Nitekim kitabında bu tür birkaç hatasını düzelttiğine tanık oluyoruz.

İletişim yayınlarından kısa süre önce çıkan ve ikinci baskısını yapan kitap 470 sayfa. Olayların anlatımına 2011 Mart’ında Suriye’nin Ürdün sınırına yakın Dera kentindeki isyanla başlıyor ve geçtiğimiz günlerde Rus uçaklarının Suriye’de uçmaya başlamasına kadar getiriyor. Kitapta Suriye’deki iç savaşla ilgili bütün aktörler ve uluslararası güçlerin olaya müdahalesi ele alınırken, Türkiye’nin bu kargaşa içindeki yeri irdeleniyor. Dolayısıyla kitap uluslararası olduğu kadar iç politikayla da bağlantılı. Bu konularda yalnızca uluslararası medyada yayınlanan bilgilere dayanmadığı, kendi özgün gözlem, haber ve yorumlarına da yer verdiği için; aynı zamanda bir kaynak kitap olma özelliği taşıyor. Zaten Taştekin yalnızca bir gazeteci değil, Suriye sorununun ele alındığı çeşitli konferansların sözü dinlenen bir konuşmacısı.

Kitap ağırlıklı olarak şu konulara yoğunlaşıyor: Suriye; nüfus yapısı, tarihi ve siyasi konumuyla yakın coğrafyada kilit öneme sahip. BAAS yönetiminin baskıcı olduğu ve demokrasiye fırsat tanımadığı biliniyor. Ama buna karşılık dinsel-etnik toplulukları bir arada tutabilme becerisi gösterdiği ve ülkeyi ekonomik bakımdan az çok kendine yeterli hale getirdiği dikkate alınmıyor. “Arap baharının” buraya yansıması söylenildiği gibi barışçı biçimde değil, baştan beri çatışmacı karakterde. Çünkü Esat yönetimi bazı reformlar yapmayı kabul ettiği halde, göstericilerin arkasına gizlenenlerin açtığı ateşle pek çok asker ve polis öldürülüyor. Bu sırada başta ABD olmak üzere AB, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan sürekli Esat yönetimine karşı propaganda yaparak şiddeti körüklüyorlar. En çok propaganda edilen konulardan biri, Suriye’de mezhep çatışması olduğu yalanı. Bu özellikle, Sünni kökenli cihatçıları destekleyenlerce yapılıyor. Ama Esat yönetiminin her ne olursa olsun gitmesini isteyen komşu ülkeler, Suriye’nin yıllardır ABD-İsrail ortaklığına karşı mücadelede yer almaktan kaynaklı direncini hesaba katmıyorlar. Dolayısıyla yönetimin yakın zamanda devrileceğine dair öngörülerinde sürekli yanılıyorlar. Kitap bütün bu konulardaki bilgileri kanıt ve tanık göstererek ele alıyor. Özellikle ülkemiz yöneticilerinin bu çerçevede söylediklerinin gerçeklerle uyuşmadığını ortaya koyuyor. Buna ilişkin, Taştekin’e ait birkaç örnek:

“Le Monde Diplomatique” gazetesinin Arapça yayın yönetmeni Samir Aita Ankara’da yöneticilerle görüşürken söz Osmanlı’dan açılıyor ve Aita, sık sık Davutoğlu’ndan dinlediğimiz Osmanlı’nın mirasçısı olduğumuza dair konuşmasını “asıl Osmanlı biziz, Osmanlı mozaiğini koruyan da biziz” diye keserek, Suriye’nin Türkiye’den kaçan Ermenilere, Süryanilere, Kürtlere, Türkmenlere, Alevilere nasıl kucak açtığından örnekler veriyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“ 1925’de Fransız işgaline karşı Suriye devrimine yardım eden Mustafa Kemal ile ilişkimiz iyiydi. Halefleri birkaç kez bizi işgal ile tehdit etti. Hâlbuki sizin bağımsızlığınızı biz koruduk; yabancı işgale karşı Atatürk’ün komutasında Çanakkale’de savaşan Halep ordusuydu. Biliyorsunuz Ahtioch (Antakya) bütün doğu kiliselerinin referans kentidir. Türkiye’ye ilhak olduğundan beri ışığını kaybetti. İhvan gibi düşünüp davranabilirsiniz ama Osmanlı olamazsınız. Suriye Osmanlı İmparatorluğunun gerçek varisidir, Fransızlar ve İngilizler Lübnan’la birlikte Suriye’ye Osmanlı’nın eski borçlarının önemli bir kısmını ödetti.” (s.298)

Davutoğlu bir başka benzer uyarıyı da 2012’de Kahire’de Suriyeli muhaliflerin bir toplantısındaki konuşması sırasında, ABD’nin eski Şam büyükelçisi Robert Ford’dan alıyor. Bilindiği üzere ülkemiz yöneticileri Suriye’deki mezhep farklılıklarına değinirken sık sık “Nusayri” sözcüğü kullanırlar. Oysa bu cemaat kendisini “Alevi” olarak tanımlıyor. Nusayri sözcüğü ise, cemaati İslam dışı göstermek isteyen bazı Sünni kesimlerce kullanılıyor. “Sapkın, dinden çıkmış, kâfir” anlamında. Dolayısıyla Suriyeli Aleviler kendilerine böyle seslenilmesini hakaret olarak kabul ediyorlar. Nitekim aralarında Alevi kökenli Esat karşıtlarının da yeraldığı bu konferansta Davutoğlu sık sık “Nusayri” sözcüğünü kullanınca; muhalifleri örgütlemekle görevlendirilen Ford kendisini uyarıyor ve bu sözcüğü kullanmamasını istiyor.

Kitapta adı geçen Ford efendinin, zamanında Nikaragua’daki Sandinist devrimin ABD lehine yıkılması için komşu ülke Honduras’da görev yaptığından da bahsediliyor. Ford’un bu yöndeki deneyimlerinden, şimdi Suriye’nin komşusu olan Ürdün ve Türkiye’den Esat’ı yıkmak üzere cihatçı göndermekte yararlanılıyor. İşte yöneticilerimiz bu tür insanları dost ediniyor…

Kitapta BM raporlarına ve İsrail ordu kayıtlarına dayanılarak, İsrail’in El Kaidecilere yardım ettiği anlatılıyor. Öte yandan uluslararası mahkemelerde açılan davalarda, Halep’te yağmalanan fabrikaların Türkiye üzerinden nasıl kaçırıldığından bahsediliyor. Bizim çoğu zaman Suriye tarafından atılan top mermilerine “misliyle karşılık verildiğini” sandığımız olayların, Telabyad ya da Yayladağ’ın hemen karşısındaki Kesep gibi Suriye kasabalarına operasyon yapan cihatçıların korunması için düzenlendiği öne sürülüyor. Ve bu tür sayısız iddia, çeşitli tanıklıklarla destekleniyor. Yöneticilerimizin sık sık “Türkmen kardeşlerimiz” diye sanki sahip çıkıyormuş gibi konuştuğu toplum kesimleri arasında nasıl mezhepçi ayrımlara gidildiğinden bahsediliyor. Ve Türkiye’nin giderek Pakistanlaştığı uyarısı yapılıyor.

Hava tersine dönüyor. Rusya’nın müdahalesi ve ABD’nin buna onay vermesiyle, Esat durumu kurtarmış görünüyor. Dolayısıyla, başta bizim yöneticiler olmak üzere kendi tahtlarını korumak dışında kaygısı olmayan Katar ve Suudi yönetimlerinin desteklediği on binlerce cihatçı yakında Suriye’den ayrılmaya başlayacak. İlk aşamada konaklayacakları ve yaşama şansı arayacakları ülke Türkiye olacak. Böylece, Afganistan’ın yerini Suriye, Pakistan’ın yerini Türkiye alacak. Sonraki gelişmeleri tahmin etmek için Pakistan’a bakmak yeterli. Fehim Taştekin bizi yalnızca bilgilendirmiyor, bu konuda da güçlü biçimde uyarıyor…

Yorumlar