Türkmenler ne kadar kardeşimiz?

Kelimeler masum değildir. Yere, zamana ve kullanana göre anlamı değişir. Bazen küçük farklarla aynı anlama gelen sözcüklerden biri yerine diğerini söylerken, gizlemek istediğimiz bir şeyi istemeden dışı vururuz. Son zamanlarda yöneticilerimizin “Bayır Bucak Türkmenleri” derken kullandığı “Türkmen” kelimesi gibi. Neden “Türk” yerine “Türkmen”?

Uygur ya da Kırgızlarla olduğu gibi Türkçenin farklı lehçelerini konuşmuyoruz; Denizli ile Trabzon misali, yalnızca şive değişik. Birbirimizi rahatça anlıyoruz. Öte yandan soy araştırmalarına meraklı olanlar, Anadolu Türkleriyle Suriye, Irak “Türkmenlerinin” aynı boydan geldiğini söylüyor. Öyleyse neden onlar “Türkmen”, biz “Türk” oluyoruz?

Öte yandan internet ansiklopedisi Vikipedi’nin İngilizcesinde “Syrian Turkmen” (Suriye Türkmenleri) derken, Türkçesinde “Suriye Türkleri” diyor. Sorun sözcüklerin aynı anlama gelip gelmediği değil, en koyu Türkçülerin bile “Türkmen” sözcüğünü kullanmasında. Çünkü günümüzde bunu genellikle batılılar kullanıyor. Amaç Türkiye’deki Türklerle yakın coğrafyadakilerin farklı olduğunu çağrıştırmak olabilir mi? Elimde böyle bir bilgi yok ama bu kanıdayım. Çünkü Irak Türkleri İngiltere’nin Musul’u ele geçirmesi sırasında sorun olmuş. Suriye Türkleri (özellikle Halep çevresindekiler) Kurtuluş savaşı yıllarında Fransız işgaline karşı en az Antep, Maraş, Urfa kadar direnmişler. Zaten padişah-halifenin cihat çağrısıyla farklı coğrafyalardaki Müslümanların kendilerine karşı savaşmasından muzdarip olan emperyalizm, buna bir de “Türk” boyutu eklenmesinden çekinmiş olmalıdır. Bu yüzden sınırın bu tarafındakilere “Türk”, karşıdakilere “Türkmen” diyebilirler. Peki “bizimkiler” niye onlar gibi konuşuyor?

Bilindiği üzere Suriye sınırı Fransızlarla imzalanan 1921 Ankara anlaşmasıyla çizildi. Demiryolu sınır kabul edildiği için sayısız yerleşim birimi ortasından bölündü. O sırada Suriye Fransız sömürgesiydi ve anlaşmaya göre Ankara, Suriye Türklerinin garantörüydü. Ancak Lozan’da yeniden anlaşılırken sınırlar eskisi gibi belirlendi ama garantörlükten vazgeçildi. Türkiye’de kalmak isteyen Suriye Türkleri duruma isyan ettiler. Bu hoşnutsuzluk sürdü ve 1941’de benzer bir isyan Halep’te tekrarlandı. Türkiye bu konuda en küçük bir tavır geliştirmedi. Yalnızca, 1939’da Hatay’ın katılımı sağlandı. O zaman da Fransızlarla yapılan anlaşmada, bugün “Bayır Bucak Türkmenleri” diye yere göğe sığdırılamayan Türkler için bir talepte bulunulmadı. Bir anlamda, Türkiye de oradaki Türklerin “Türkmen” olduğunu kabullenmiş oldu. Bizden biraz farklı ve uzak…

Devletler, dinsel ya da etnik bakımdan kendi toplumlarıyla yakınlık taşıyan başka ülkelerdeki azınlıklarla ilgilenir. Bunu dindar, milliyetçi ya da ezilene acıdıklarından değil, çıkar gereği yaparlar. Bazen iç politikada milli ve dini değerlere önem veren toplum kesimlerinden destek almak için, bazen sözkonusu yabancı ülkeyi baskılamak ya da iyi ilişkiler geliştirmek amacıyla…Her durumda, bu ilişkilerden istihbarat amacıyla yararlanırlar. Bu karşılıklı olduğundan, fazla ileri gidilmediği sürece devletler birbirine ses çıkarmaz.

Türkiye, komşu ülke Türklerine uzun yıllar ilgisiz kaldı. Bu bir hata değil, iç politika gereği ve dünyadaki güç dengeleri içindeki yeriyle ilgiliydi. Yöneticilerimiz komşu ülkelerden ya da uluslararası kuruluşlardan Türk azınlıklar için talepte bulunmadı. Bunun, Türkiye’deki Kürtlerin benzer taleplerinin önünü açacağından çekindiler. Bu yüzden dış politika genellikle güvenlik kaygılarına göre ve pasif bir çizgide sürdürüldü. Ancak ABD ile imzalanan ikili anlaşmalardan ve NATO’ya katıldıktan sonra durum değişti. Türkiye batının baskısıyla atağa geçerek, Sovyetleri kuşatma politikalarının bir parçası oldu. Bu amaçla, 1950’li yıllarda Pakistan, Irak, İran’la arasında çeşitli anlaşmalar yaptı. Sovyetler buna, İran, Irak ve Suriye’de askeri darbelerle ya da buralarda iç politikaya etki edecek değişik hamlelerle yanıt verdi. Bütün bu gerilimin altında yatan, İran ve Irak’taki petrol yataklarını ele geçirme amacıydı. Böylece Irak’ta önemli petrol alanlarının bulunduğu Musul çevresindeki Türkler, bu ülke iç politikasının hedefi olmaya başladılar. Ve imzaladığı anlaşmalarla emperyalist rekabetin bir parçası haline gelen Türkiye, önceden Irak Türklerine yapılan baskılara ses çıkarmazken, şimdi cılız da olsa itiraz etmeye başladı. Bu herhangi bir soy, kültür, inanç bağı üzerinden kurulan bir “kardeşlik” ilişkisi değil; tamamen uluslararası çıkarlar gereğiydi. Ve o çıkarları da Türkiye değil, büyük güçler belirliyordu.

Örneğin İran-Irak savaşı sırasında Türkiye ABD ile birlikte Irak’ı destekledi. Bu sırada Saddam, İran yanlısı oldukları gerekçesiyle Şii Türkleri baskı altına alarak katliamlar yapıyordu. Çıkarları gereği Türkiye “kardeşlerini” korumadı. ABD Irak’ta uçuşa yasak bölgeler ilan ederken, Türkiye bu kararların “Türkmen kardeşlerini” gözeterek alınmasını isteyemedi. Ama 2003’de ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak’a geçmesi için TBMM’de tezkere çıkartmaya çalıştı! Benzer biçimde Şii Maliki yönetimi Sünni Türkleri dışlarken itiraz etti ama IŞİD Musul çevresini ele geçirip buradaki tüm Şiilerle birlikte Türkleri de sürerken sessiz kaldı. Yine aynı biçimde 2014 Ocak başlarında IŞİD Halep’e saldırırken, bu sırada Halep’i savunan “İslami Cephe” içinde Suriyeli Türkler de yer alıyordu. IŞİD başarısz oluyor ve Halep’in kuzeyindeki Türk milislerinin merkez üssü durumundaki Çobanbey kasabasını ele geçirerek katliam yapıyor, Türkiye buna da sessiz kalıyordu.

Türkiye’nin “Türkmenlerle” ilişkisi söylenildiği gibi bir “kardeşlik” ilişkisi değil, uluslararası dengeler ve ülkemizi yönetenlerin çıkarları gereğidir. Örneğin bugün Irak’ta ne meşru yönetimle ne de buradaki Türklerle değil, Barzani yönetimiyle yakınlık kuruluyor. Bu birincisi petrol, ikincisi Türkiye’deki ve Rojava’daki Kürtlere karşı Barzani seçeneğini güçlendirme amaçlıdır. Irak Türkleri ancak bu denklemin içinde bir yer bulabilirse vardır.

Öte yandan Suriye Türkleri yalnızca Bayır Bucak’ta yaşamıyor, örneğin İsrail işgal ettiğinde Golan tepelerinden kaçmak zorunda kalan binlerce Türk Şam’da, yine binlercesi Halep’te, Humus’ta, Dera’da yaşıyor. Neden yatıp kalkıp “Bayır Bucak” deniyor? Çünkü Bu bölge Hatay’ın hemen güneyinde ve Esat yönetimi için stratejik öneme sahip. 1 Ocak 2016’da Suriye’de çatışan güçler arasında ateşkes ilan edildiğinde, herkes elinde tuttuğu yerin sahibi olacak. Türkiye yeni Suriye yönetiminde Türkmenlerin “kurucu unsur” olmasını istiyor. Katar ve Suudi desteğiyle savaşan cihatçı örgütlerin böyle bir durumda elde edecekleri konumun Türkiye’ye bir getirisi olmayacağı çok açık. Şimdiye dek Esat’ın gideceğini umarak bu örgütlere Türkiye de destek vermişti. Ama devreye Rusya girince işler değişti. Rusya bütün Esat muhaliflerine saldırıyor. Türkiye’nin elinde, “Bayır Bucak Türkmeni” adı altında desteklediği güçlerden başka kimse kalmadı. Evet, bu bölgede Türk var ama bundan daha fazla cihatçı da var. Ve sivil halkın çoğu bölgeyi terkettiğinden, savaşçılardan başka kimse yok. Türkiye “Türkmen kardeşlerimiz” diye bu bölgedeki tüm güçleri destekliyor. Suriye’deki geri kalan Türklere Bayır Bucak kadar destek verilmemesinin nedenini bu açıdan düşünmek gerekiyor. Öte yandan “Türkmen kardeşlerimizden” çok sık bahsedilmesinin başka bir nedeni de iç politikayla ilgili. İktidarın TBMM’de ve olası bir referandumda milliyetçilerin oylarına ihtiyacı var. Bir yandan doğu ve güneydoğuda sokağa çıkma yasaklarıyla “bölücü teröre” karşı savaşıyor, diğer yandan “Türkmen kardeşlerimiz” için yanıp tutuşuyor. “Böyle iktidara can kurban” diyerek hangi milliyetçi oy vermez ki? Milliyetçi oylar sindirilip “başkanlık” sistemi kurulana dek, daha çok kan döküleceğe benziyor.

Yorumlar