Özerklik tartışmaları

Altı aydır Doğu ve Güneydoğudaki yedi ilin 21 ilçesinde sokağa çıkma yasakları uygulanıyor. Görüntüleri komşularımızdaki iç savaşları aratmıyor. İnsan Hakları Derneği ve İnsan Hakları Vakfı resmi kayıtlara dayandırarak, 1 Ocak -5 Aralık 2015 arası çatışmalarda 171’i asker, polis, korucu, 195’i militan, 157’si sivil olmak üzere toplam 523 kişinin yaşamını yitirdiğini belirtiyor. Sert tartışmalar, “vatan haini” suçlamaları, yalan haberler…Sanki 1990’lara dönmüş gibiyiz. Ama bu yalnızca görünüşte böyle. Gerçek ise, bir geriye dönüşü olanaksız kılacak kadar değişmiş durumda. Bir örnek:

2015’in son TBMM toplantısında, HDP Milletvekili Garo Paylan kürsüye gelerek “başka bir siyasetçinin görüşlerini açıklamak istediğini” söyledi. Ve elindeki bir metinden, iktidar partisi sıralarından gelen laf atmalar arasında şunları okudu: “Dünyada gelişmiş ülkelere bakarsanız bunların hiçbirinde eyalet korkusu diye bir şey yok. Tam aksine, eyalet yapılanmaları o güçlü ülkelerde çok daha süratle kalkınmayı getiriyor. Bu güçlenme alametidir. Gelin bizim tarihimize, Osmanlı’ya baktığımız zaman Lazistan eyaleti, Kürdistan eyaleti var. Güçlü Türkiye asla eyalet sisteminden korkmamalıdır. Siz eyalet sisteminde de üniter yapıyı muhafaza edebilirsiniz. Belediye başkanlarını seçiyoruz da valileri niye halk seçmesin?”

Sataşan milletvekillerinden Faruk Özlü, Paylan’a “onu eline Kandil mi verdi? Kim verdi” diye laf atıyordu. Paylan, elindeki metinde geçen sözlerin Tayyip Erdoğan’ın 30 Mart 2013 tarihli konuşmasından alındığını söyleyince, iktidar partisi sıraları sessizliğe gömüldü.

Olay şunu gösteriyordu: İktidarın “teröre ve bölücülüğe karşı her türlü önlemi alacağı” gerekçesiyle uyguladığı politikalar, kendisiyle çelişkiliydi. Unutulmasın, iktidar partisi bulunduğu konuma ilk adımını 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından atarken; başlıca politikalarından biri, ülkeye barış ve huzur getireceği vaadiydi. Ve yıllarca bununla “analar ağlamasın” diye oy aldı, eski iktidarların çatışmacı politikalarını eleştirerek umut topladı. Ama bu temel politika en tepeden müdahaleyle o kadar hızlı değişti ki, Özlü gibi kimi milletvekilleri bir anda nereden nereye geldiklerini anlayamaz duruma düştüler.

Hızlı değişim Erdoğan’ın 15 Mart 2015’de “Kürt sorunu yoktur” demesiyle başladı. Böylece henüz 15 gün önce açıklanan “Dolmabahçe mutabakatından” vazgeçilmiş oldu. Nedeni, iktidar partisinin yolsuzluk iddiaları karşısında oy kaybetmesiydi. Hızla çark edildi ve ortaya çıkan oy açığını milliyetçi oylarla kapatma yoluna gidildi. Bunun için “çözüm süreci buzdolabına” kaldırıldı, çatışma süreci başlatıldı. Ve beklenen sonuç alındı, milliyetçi oylarla birlikte küskün oylar da kazanılarak 1 Kasım’da tekrar koltuğa oturuldu.

Ama iş burada bitmiyor; iktidar bu çatışmayı, istediği gibi bir anayasa hazırlayana ve başkanlıkla ilgili referandumu planladığı çerçevede sonuçlandırana kadar sürdürecek gibi görünüyor. Tabi bu iktidarın isteği. Yanı sıra, kendini bu ülkenin tek sahibi ve sorumlusu gibi görenlerin her zaman çatışmadan yana tavır alışları da var. Dolayısıyla şu anki uygulamalar, iktidarın ve toplumu her zaman tek tipleştirmek isteyenlerin bir koalisyonudur. Bu koalisyonun göremediğimiz ortakları arasında, şüphesiz yakın coğrafyayı ve komşu ülkeleri yeniden biçimlendirmek isteyen dünya güçleri de yer alıyor olmalı. Bütün bu çerçevede şunu söylemek yanlış olmaz: İktidarın günü kurtarma gayretleriyle geri kalanların uzun vadeli planları, yanyanadır. Karşılarında ise, 1984’ten beri çatışılan bir güç duruyor. Sorun şu: Çatışmayı sona erdirmek için, bugüne dek yapılmayan ve yeni olan neyi denemek gerekiyor?

Örneğin bu sorun şimdiye dek “Kürt Kürdistan’a, Ermeni Ermenistan’a, Arap Arabistan’a gitsin” diyerek çözülememiş. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yaşanan isyanlar defalarca bastırılarak aşılamamış. Yalnızca son 30 yılda 4 bin dolayında köy boşaltılarak ve nüfusu birkaç yüzbin olan kentlerde yaşayanların sayısı milyonlara ulaştırılarak bitirilememiş. Ama bu sırada benzer sorunların yaşandığı İran’da bir Kürdistan eyaleti, Irak’ta bir Kürt Bölgesel Yönetimi ve Suriye’de Rojava kantonları oluşmuş. Türkiye çevresindeki bu değişime sırtını dönerek yıllardır izlediği yöntemlerle sorunu çözebilir mi?

Kuraldır, çatışma uzadıkça güçlü taraf diğerinden daha hızlı zayıflar. Zamanla güçler eşitlenir ve hatta yer değiştirir. Bu iyi bir şey değil. Çünkü yalnızca kan akmıyor, gelecekteki iyi olasılıklar da kaybolup gidiyor. Bundan sonrasına derin düşmanlık tohumları bırakılıyor. “Savaş” adı altında, kimin ve hangi amaçla yaptığının araştırılması dahi olanaksız suçlar işleniyor. Her çatışmadaki gibi bunda da, hesapsız ve kirli zenginlikler el değiştiriyor. Kimse buradan bir “zafer” beklemesin, yalnızca gönüllü ve kardeşçe birlik olmanın önüne geçiliyor. Özerkliği “vatan hainliği” gibi yorumlamak da bunun bir örneği.

Türkiye’de Kürtler adına politika yapanların ezici çoğunluğu, uzun süredir özerkliği savunuyor. Ve bunun, Türkiye’nin bazı maddelerine şerh koyarak 1988’de imzaladığı “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” kapsamında büyük ölçüde yerine getirileceğine inanıyor. Ancak ülkeyi bugüne dek yönetenler hem AB’ye katılımı savunup hem de bunun en önemli ilkelerinden biri olan özerklik şartını uygulamaya sokmuyor. İktidarın durumu değiştireceğini söyleyerek yıllardır toplumu oyalaması ise, onbinlerce yaşama malolmuş bir sorun karşısında dalga geçmekten başka anlam taşımıyor. Üstelik dün kabul ettikleri koşulları bugün “vatan hainliği” olarak nitelendirmeleri, bu işin tuzu biberi oluyor.

Merkezi yönetim, yerel yönetimlere kimi haklar tanınmasını bugüne dek sürekli engelledi. Eskiden bunun nedeni, Türkiye’de merkeziyetçiliğin güçlü olmasına bağlanırdı. Ama bugün neden farklı. Uzun yıllardan beri yapılan özelleştirmelerle kamu ekonomisinden piyasa ekonomisine geçildi. Artık ülke ekonomisi kamu kurumları tarafından yönetilip denetlenmiyor. Ne Sayıştay, ne müfettişlik kurumları, ne bütçe komisyonları görevlerini kamu adına yapamıyorlar. Ama yine de merkezî bir yönetim var. Dolayısıyla ekonomik zenginlikler, denetlenemeyen bu merkezî yönetimin elinden geçiyor. İhale yasalarını değiştirerek, maden, orman, deniz kıyısı, su kaynağı gibi kolay kazanç sağlayacak alanları imara ve işletmeye açarak, ülkeyi hesapsızca borçlandırarak, istedikleri yere diledikleri gibi kaynak aktararak, bal tuttukları parmaklarını yalıyorlar. Bu yüzden merkezde topladıkları yetkilere, hiçbir gücün müdahalesine tahammülleri yok. Örneğin bir belediye sınırları içinde toplanan verginin belli bir bölümünün yine o sınırlar içinde harcanması fikri, merkezdekileri çileden çıkartmaya yetiyor. Yine bir belediye yönetiminin kendi yöresine yapılacak projeler üzerinde söz sahibi olması, çıkarlarına ters düşüyor. Bu değindiğimiz, işin yalnızca ekonomik boyutu. Bunun bir de politik, hukuksal, kültürel, etik boyutları var. Dış politika, maliye, ülke güvenliği, eğitim programı vs. yine merkezden yönetilsin; buna kimsenin itirazı olamaz. Ama neden “günlük yaşamımızı kendi seçtiğimiz temsilciler aracılığıyla yönetelim” demek suç oluyor? Bu yüzden yaşadığımız durum bir “terör olayından” ibaret değildir; burada ele geçirdiği zenginlikleri terketmek istemeyen ve Nazım Hikmet’in dediği gibi “vatan” denildiğinde yalnızca kendi para kasaları, hisse senetleri, villaları, lüks hayatlarını anlayanların, bunları korumak için savaştığını da görmek gerekir. Bu yüzden “barış” diyeni “vatan haini” ve “demokrasi” diyeni düşman sayıyorlar…

Yorumlar