Küresel sermayenin kara rejimi: Suudi Arabistan

“Söyle dostunu, söyleyeyim kim olduğunu” denir. Yöneticilerimizin son zamanlardaki en yakın dostu Suudi Arabistan. Bu tıpkı 12 Eylül darbesinin başı Kenan Evren’in, yine Pakistan’da 1977 darbesiyle devlet başkanı olan Ziya ül Hak’la dostluğuna benziyor. Evren gibi sık sık dostlarını görüyor ve kötü söz ya da eleştiriyi bir yana bırakalım, haklarında yanlış anlaşılabilecek imada dahi bulunmuyorlar. Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan Suudi Arabistan’da 1 Ocak günü 47 kişinin kafaları kesilerek idam edilmesine ilişkin bir soruya “iç hukuk meselesidir” diyerek yorum yapmıyor ve ardından başka ülkelerde de idam uygulandığı ama eleştirilmediğini hatırlatarak, dolaylı biçimde Suudileri savunuyor. Oysa Mısır’daki idam cezalarıyla ilgili olarak sürekli yorum yapıyordu…

Suudi Arabistan 2 milyon 149 bin km2 genişliğinde bir ülke. Neredeyse Türkiye’nin ikibuçuk katı. Nüfusu 30 milyon dolayında. Etnik bakımdan yabancı işçiler dışında herkesin Arap olmasına karşılık, dinsel bakımdan farklı Müslüman inançlarını barındırıyor. Kesin veriler olmadığından, yüzde 10-20 arası bir nüfusun Şii, kalanının Sünni kökenli olduğu tahmin ediliyor. Şiiler ülke geneline yayılmış olsalar da, daha çok doğu ve güneyde yaşıyorlar. Caferi, İsmaili ve Zeydilerden oluşuyorlar. Sünniler ise Vahabi, Maliki, Şafii, Hanbeli mezheplerine bağlılar. Ancak bütün bu dinsel çeşitlilik, devletin resmi inancı durumundaki Vahabiliğin baskısı altında tutuluyor. Sorunların görünen bir çok nedenini bu oluşturuyor. Tabi bütün bu görünen nedenlerin arkasında petrol var.

Suudi Arabistan, toplam 266 milyar varille dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi. Komşusu Irak’la birlikte, dünya petrol rezervlerinin üçte birini elinde bulunduruyor. Buna İran ve Körfez ülkeleri de eklendiğinde, yöredeki toplam miktar dünya petrollerinin yüzde 60’ına ulaşıyor. Yine dünyadaki toplam doğalgazın yüzde 40’ı bu yörede bulunuyor. İster ülkelerin kendi içinde ister ülkeler arası olsun, yöredeki bütün sorunlar bu muazzam rezervlerden sağlanacak gelirin paylaşılması etrafında dönüyor. İşte ne ülkemiz yöneticilerinin ne de küresel sermaye çevrelerinin toz kondurmadığı Suudi Arabistan’la ilgili sorunlar da bunun bir parçasını oluşturuyor.

Oysa başta büyük medya ve bu düzene yön verenler, yakın coğrafyada yaşanan ve giderek ülkemizin de içine çekildiği sorunları böyle ele almıyorlar. Yaşanan çatışmaların nedenlerini mezhep ayrılıklarına, kötü yöneticilerin basiretsizliklerine ya da bir türlü üstünde anlaşamadıkları soyut bir demokrasinin eksikliğine bağlıyorlar. Nitekim Suudi Arabistan’da yılın ilk günü idam edilen 47 kişi arasında yalnızca Şii din adamı Nimr Bakır el Nimr’i öne çıkarmaları da bunun bir örneğidir. İran’ın da karşı propaganda hamleleri sayesinde, medya olayı bir mezhep çatışması gibi göstermek için bulunmaz bir fırsat yakalıyor. Bu arada Nimr dışındakiler unutuluyor. Suudi rejimi sorgulanmıyor. Dikkatler İran- Suudi sürtüşmesine çekilerek, içi boş savaş senaryoları ya da arabuluculuk öyküleri yazılıyor.

Öncelikle şunu vurgulamak gerekiyor: İdam edilenlerin yalnızca biri değil, 4’ü Şii. “El Kaide” üyesi olmakla suçlanan 43 kişi arasında çocuk yaştakiler ya da zihinsel engelliler bulunduğundan kimse bahsetmiyor. Batının genellikle İsrail zulmüne karşı sessiz kalmasını eleştirenler, aslında benzer bir suskunluğun sürekli Suudilere karşı da gösterildiğini görmezden geliyor. Bir başka utanç verici durum da şu: Batılı basın ve politika çevrelerinin Şii din adamı Nimr’in yalnızca düşüncelerini ifade ettiği için öldürülmesini protesto etmesine karşılık “El Kaideci” olmakla suçlananların idamına sessiz kalması, nasıl olsa ölümü hak etmiş olduklarını düşünmelerinden kaynaklanıyor.Hatta kimileri, Şii din adamını aşağılamak için El Kaidecilerle birlikte idam ettiklerini söyleyebiliyor. Böylece batı toplumlarının bilincinin derinliklerinde nasıl bir “kısasa kısas” mantığı yattığını da görüyoruz. Kim, ne suç işlemiş olursa olsun; adil ve açık yargılanmayı, kendini savunmayı hak ediyor. Bunu dile getirmek yerine bir kısım idamın yanında yer alarak, yargısız infaz yapılıyor.

Elbette İran bu fırsatı kaçırmıyor ve batının içine düştüğü ikilemden yararlanarak, uzun süredir sorunlar yaşadığı Suudilere karşı önemli bir propaganda fırsatı yakalıyor. Nimr’i, El Kaidecilere karşı olduğu için onlarla birlikte asılıyormuş gibi anlatıyor. Durmadan konunun üstüne gidip, bütün ülkelerdeki Şiilerin tek hamisiymiş gibi davranıyor. Suudilere karşı tehditler savuruyor. Tabi benzer tehditleri El Kaide de savunuyor…

İran ve Suudiler arası sorunlar yeni değil. İran İslam Devrimi önceleri Suudiler tarafından nezaketen selamlansa da kısa zamanda tedirginlik yaratıcı bir örneğe dönüştü. İranlı hacıların Hac ziyaretlerindeki Suudi yönetimini eleştiren tutumları ve Bahreyn’le birlikte Suudi Arabistan’daki Şiilerin yönetimleri protesto etmeye başlamaları, Suudi hanedanını İran’a karşı önlem almaya itti. Çünkü Suudi Arabistan, dışarıdan göründüğü kadar güçlü değil, birçok fay hattının üstünde duruyor. Zaten bu zayıflığı nedeniyle dünyanın en çok silah alan ülkeleri listesinin ilk sıralarında yer alıyor.

Suudi Arabistan krallıkla yönetiliyor. Kral yasaları yapan, kabineyi ve ülkedeki belli başlı yöneticileri atayan mutlak otorite. Üyelerini kendisinin belirlediği bir danışma meclisi var. Önemli kararlar, Suudi ailesi içinde alınıyor. Ülkede siyasi parti, açık siyasi faaliyet yok. Yönetime karşı her türlü eylem ve Kral ailesini eleştirmek, ölümle cezalandırılıyor. Nitekim son idamlar da bunun ürünü. Devletin kuruluşu Suudi ailesiyle Vahabi mezhebinin işbirliğine dayanıyor. Dolayısıyla ülkede uygulanan şeriat, Vahabilerin selefi yorumuna bağlı. Şiiler din dışı sayılıyor. Kadınların neredeyse hiçbir hakkı yok. Diğer Sünni mezheplerinin de Vahabilik yanında hükmü bulunmuyor. Sistem tümüyle Suudi ailesinin bekasının sürdürülmesi üzerine oturtulmuş. Bu yüzden monarşiyi tehdit edebilecek her türlü iç ve dış gelişmeye müdahale etmeye çalışılıyor. Bunun için orduyu ve istihbarat ağını güçlendirmeye önem veriliyor. Yemen örneğindeki gibi, komşu ülkelerdeki olası tehditlere müdahale ediliyor.

Şii nüfusun yoğun olarak bulunduğu doğu bölgesi, aynı zamanda Suudi petrolünün büyük bölümünün de çıkarıldığı yerler. Zaten son idamlar sırasında katledilen Nimr Bakır da bu yöreden. Önceleri Şiiler, Suudi Arabistan’ın kuruluşu sırasında toprak ele geçirmek ve egemenliği pekiştirmek amacıyla baskı altına alınmışlar. Bu sırada Bedevi aşiretleri birleştirerek savaşçı bir güç haline getirmek için Vahabilikten yararlanılmış. Dolayısıyla farklı mezhepler sürekli ötekileştirilmiş. Ancak 1930’larda ülkenin doğusunda petrol bulunmasmı, Şiiler üzerindeki baskının niteliğini değiştirmiş. Bugün Suudi yönetimi, Şiilere tanınacak hakların petrol gelirlerinden mahrum kalmaya kadar uzanabileceğinden endişe ediyor. Bu nedenle yalnızca ülke içi her türlü muhalefeti bastırmıyor, Şii nüfusun çoğunlukta olduğu Bahreyn’deki isyanı da, azınlık Sünni yönetimi korumak amacıyla bastırıyor. Benzer biçimde, Mısır’da Müslüman Kardeşler Yönetimine karşı çıkarak, darbeci Sisi yönetimini destekliyor. Ya da laik Esat yönetimine karşı cihatçıları destekliyor. Bir yandan sürekli silah alıp ordusunu güçlendirerek kendini korumaya planlarken, diğer yandan Irak ve Yemen sınırları boyunca yaklaşık bin km. uzunluğunda duvar inşa etmeye çalışıyor. Bu arada ABD’nin 2003 Irak işgali sonrası ortaya attığı “Büyük Ortadoğu Projesi” kapsamında ülke yönetimini demokratikleştirmesi önerilerine direniyor. Suudi yönetimi adeta paranoya içinde, iktidarını koruyabilmek için her çareye başvuruyor.

Yorumlar