Cenevre görüşmeleri

Dağılan Osmanlıyı paylaşmak üzere İngiliz ve Fransız emperyalistleri arasında imzalanan ve Çarlık Rusyasının da onayladığı Sykes-Picot anlaşmasından tam 100 yıl sonra, bölgedeki siyasi-toplumsal yapı yine şekil değiştiriyor. Yakın coğrafyamızın ne hal alacağı, kesintilerle sürdürülen Cenevre görüşmeleri çerçevesinde kararlaştırılacak gibi görünüyor. Görüşmeler her ne kadar Suriye ile sınırlı olsa da, bu ülke Arabistan yarımadasının giriş kapısı ve yörede yaşanan tüm sorunların düğüm oluşturduğu bir konumdadır. Buradaki değişiklikler, çevreyi de değiştirir. Elbette yıllardır biriken ve yalnızca bölgedeki değil, küresel ölçekli sorunları da ilgilendiren bir değişim için birkaç toplantı yetmez, daha uzun bir zaman gerekecektir. Bugünün sorunlarını anlamak için geçmişe kısaca bakalım:

100 yıl önce her şey kapalı kapılar ardında kararlaştırılmıştı. Bir yandan Fransızlar Anadolu Ermenilerine ve İngilizler Şerif Hüseyin etrafında toplanan Araplara bağımsız devletler kurduracakları sözü verirken; diğer yandan kendi aralarında gizlice anlaşarak başka planlar yapıyorlardı. Mezopotamya'dan Yemene, Kızıldeniz’den Basra Körfezine kadarki bir alanı paylaşıyor ve emperyalist olma hayalleri kuran Rus Çarını da buna ortak ediyorlardı. Ama 1917 Ekim Devrimi bu gidişatın tekerine çomak soktu.

Devrimin genç dışişleri bakanı Troçki ele geçirdikleri Çarlık belgeleri arasındaki anlaşma kayıtlarını, kendilerinin bu tür emperyalist çabaların parçası olmayacaklarını vurgulayarak dünyaya açıklayıverdi. Gerçeği öğrenen Ermeniler ve Araplar, durmadan sırtlarını sıvazlayan Fransız ve İngilizler tarafından kandırıldıklarını görerek büyük hayal kırıklığı ve öfkeye kapıldılar. Emperyalistlerin inkârı fayda etmedi ve bölgede bir dizi karışıklığın yanı sıra, emperyalizme karşı direnme fikrinin ilk tohumları da böylece atılmış oldu. Paylaşım planı yine de uygulandı. Aşağısı petrol denizi olan Arap yarımadasının üstünü kan denizine dönüştüren dünya düzeni böyle kuruldu. Ancak bir yandan bu düzenin iç sorunları ve diğer yandan bölgede yaşayan halkların yıllar içinde uyanışı sonucu, bu anlaşma bir süredir işlemez hale geldi. Askeri darbeler, savaşlar, emperyalizmin çeşitli müdahaleleri, İsrail’in jandarmalığı işe yaramadı ve yeni bir düzen kurmak kaçınılmaz oldu.

Bugün koşullar eskisine göre bir parça değişmiş gibi. Öncelikle her şey gözönünde yaşanıyor. Bölgenin yeniden tasarlandığı masada 100 yıl önce yalnızca emperyalistler varken, bugün onların eski ve yeni kurbanları ve yanı sıra, “kurt” olmaya özenen bazı “kuzular” da yer alıyor. Kimi halklar yıllardır yaşadıkları acılardan ders almışa benziyor ve kendi yollarını kendileri açmakta kararlı görünüyorlar. Öte yandan hala, geçmişten bir şey öğrenmeksizin arkalarındaki emperyalist desteklere güvenerek masaya oturanlar da var. Kısacası eskiden emperyalistler beraber davranırken halklar dağınık ve bilgisizdi. Bugün her iki taraf da darmadağın ve konu hakkında yeterince bilgili. Bunca dağınıklığı nasıl yorumlamalı? En iyisi Mao’nun söylediği gibi, “kargaşada tanrı fakirden yanadır.” Umarız öyle olur…

Suriye iç savaşını bir sonuca bağlamak üzere Cenevre’de ilk görüşme 30 Haziran 2012’de, ikincisi 22 Ocak 2014’de yapıldı ve sonuncusu geçen hafta başladı. Bütün bu işleyiş sürecinde şunu gözledik: Görüşmeler ABD ve Rusya tarafından planlandı. Genellikle bu iki büyük gücün üzerinde anlaştığı konuları diğer emperyalistler de onayladılar. Ardından BM Güvenlik Konseyinde ya da Genel Kurulunda bu doğrultuda alınan kararlar, BM görevlileri eliyle uygulamaya sokularak toplantıları örgütleme aşamasına geçildi. Dolayısıyla Suriye’de de; Afganistan, Körfez Savaşı ve Libya sorunundakine benzer bir yol izlendi.

Bu işleyişi şunun için hatırlatıyoruz: Cehalet ve yalan pompalayarak dar bir egemen kesimin çıkarlarını savunmaktan başka şey yapmayan büyük medya, benzer konuların tümü gibi Suriye’de de bizi sürekli yanılttı. Evet, ortada bir savaş vardı ama bunun bir düzeni de vardı. Vekiller aracılığıyla sürdürülse bile, küresel güçler bu düzene dikkat ediyorlardı. Çünkü küresel güçlerin bir araya gelmesi dahi, alabildiğine büyümüş yerel sorunları aşmaya yetmiyordu. Oysa medya ve yöneticilerimiz sürekli tersini söyleyerek, sanki biraz gayretle Esat’ın kolayca devrilebileceğini anlatıyordu. Ve bu arada, Türkiye’nin bu gelişmelerde önemli bir rolü olduğu izlenimi yarattılar. Bugün gerçeklerin tam tersi olduğunu görüyoruz.

Suriye yönetimi, 1950-90 yılları arası yaşanan Soğuk Savaş döneminde, dünyada örneği çok fazla olan diktatörlüklerden biriydi. Her ne kadar lâzım olduğunda emperyalizmle işbirliğine girse de, bürokratik yapısıyla küresel sermaye akışının hızına ayak uyduramıyor ve uzun zamandır değişime zorlanıyordu. Biraz kendiliğinden biraz da batının gazıyla ülkeye sıçrayan “Arap Baharı” yardımıyla, yönetim yıkılmak istendi. Türkiye de bir komşu ülkeye asla yapmaması gereken biçimde, projede rol aldı. Ancak Esat ne Kaddafi gibi savunmasız, ne de Saddam gibi maceracıydı. Uzun yıllardır İsrail-ABD baskılarına karşı durmuş, birçok ayaklanma ve darbeye rağmen iktidarını koruma deneyimi kazanmıştı. Sonuçta ayakta kaldı. Bunu elbette yalnızca Rusya ve İran’ın yardımıyla değil, ülkeye müdahale edildiğini görerek yönetimin etrafında kenetlenen önemli bir toplum kesiminin desteğiyle başardı. Ve öyle oldu ki, savaş uzadıkça Esat rejimi konumunu sağlamlaştırırken Suudi Arabistan ve Türkiye’de örneği görüldüğü üzere Esat karşıtı ülkeler istikrarsızlaşmaya başladı.

Cenevre’de yapılan önceki toplantıların aksine, bugün artık Esat’ın iktidarı terketmesi gerektiğinden, sözü dikkate alınmayan birkaç kişi dışında bahseden yok. Çünkü BM’nin son Cenevre görüşmelerine zemin oluşturması amacıyla 18 Aralık 2015’de aldığı kararda Esat’ın yönetimi terketmesinden hiç sözedilmiyor. Buna göre Suriye muhalefeti ve yönetimi 6 ay süreyle görüşecek. Bundan sonra ortak bir hükümet kuracaklar ve 18 ay içinde bir anayasa hazırlayarak başkanlık seçimine gidecekler. Esat’ın bu seçimlerde aday olup olmayacağına halk karar verecek. Yeni Suriye laik ve demokratik bir yapıda olacak. Bütün bu sürede mevcut yönetimle muhalefet el ele vererek, uluslararası kamuoyu tarafından “terörist” olarak nitelendirilen IŞİD ve Nusra gibi örgütleri temizleyecekler.

Türkiye’nin bu gelişmelerde hiçbir rolü bulunmuyor. Yalnızca “demokratik ve laik” bir Suriye için Katar ve Suudi Arabistan’la birlikte, “Suriye muhalefeti” olarak adlandırılan çeşitli cihatçı örgütleri bir araya getiriyor. Oysa bu örgütler şimdiye dek yapılan Cenevre toplantılarında hiçbir zaman ortak davranmayı başarabilmiş değiller. Nedeni açık: Dışarıdan verilen silah ve parayla ancak “çıkar muhalefeti” yapıyorlar. Türkiye’nin Suriye ile ilgili gelişmelerde elde edebildiği tek “başarı”, PYD’nin görüşmelere katılmasını engellemek oldu. Nereden nereye… Bölgedeki sorunlara çözüm üretmek ve örneğin İsrail-Suriye görüşmeleri gibi büyük arabuluculuklar yapmak üzere yola çıkan bir iktidarın varabildiği yer, “terör örgütü uzantısı” diye nitelendirdiği bölgesel bir gücün toplantıya katılımını engellemek… Dağ fare bile doğurmadı.

Eskiden dış politika, iç politikanın uzantısı olarak yapılırdı. Günümüzde en güçlü devletlerdeki iç gelişmeleri bile, bölgesel ve küresel gelişmeler belirliyor. Türkiye, Suriye konusunda yanlış politika izledi ve izlemeye devam ediyor. “Demokrasi, insan hakları” gibi gerekçelerle komşusuna müdahale edilmesini savundu ve müdahale etti. Bu girişiminden sonuç alabilmek için, uzun süreden beri Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte çalışıyor! Biri emir, diğeri kral tarafından yönetiliyor; sizce hangisi daha demokratik? Güvenliğini ABD’ye emanet etmiş Katar mı, yoksa kadınların araba süremediği Suudi Arabistan mı?

Yorumlar