Yeni döneme Suudi balonuyla girmek

Sorun ne Suriye ne Irak, Mezopotamya’dan Yemen’e ve Basra’dan Kıbrıs’a geniş bir alanın siyasi yapısı değişiyor. Bu, bölge halklarıyla birlikte bizim de yeni bir döneme girmekte olduğumuz anlamına geliyor. Ve sorun içinde sorun: Türkiye değişim sürecine “Suudi Arabistan” balonuna binerek, Sünni koalisyonuna tutunarak ve bölgedeki Kürt halkıyla yüz yıldır çözemediği etnik sorunları peşi sıra sürükleyerek giriyor. Coğrafyamızdaki mezhep, etnisite ve toprak talepli çatışmalara, her halkın kendini diğerinden üstün görmeyeceği bir çözüm getirmedikçe kargaşa biter mi?

Bilindiği üzere bölge Birinci Paylaşım Savaşı sırasında 1916 Sykes-Picot anlaşmasıyla emperyalizmin planladığı gibi biçimlendirildi. İkinci Paylaşım Savaşının ardından ABD şemsiyesi altında İsrail bu haritanın içine yerleştirildi. Bu süreçte bölge halkalarının tarihi ve nasıl yaşamak istedikleri dikkate alınmadı. Bazıları emperyalizmin yedeğine girerek işbirliğinin karşılığını almaya çalışırken, kalanlar emperyalizme karşı yeterince direnemeyerek başlarına gelenleri sineye çektiler.

Yine de emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı mücadele hiçbir zaman bitmedi. Zalime karşı savaşın, kendisinden başka okulu yok. Ve savaş yalnızca açık düşmana karşı verilmiyor, aynı zamanda onun rekabet ve ahlaksızlık yaratan müdahalelerine karşı da uyanık olmak gerekiyor. Bu yüzden mücadele edenler bazen hatalarından yeterli dersi çıkartamıyorlar. Demokrat olmaları gerekirken diktatörce, kapsayıcı davranmaları gerektiği durumlarda küçük çıkarlar peşinde koşarak, mücadelelerini zayıflatıyorlar. Hatırlayalım:

Arap Yarımadasında halkların özgürlük mücadelesinin ilk kıvılcımını 1920’lerde Filistin halkı çaktı ve bugüne dek sürdürdü. Bunu, Mısır’da 1952’de bir darbeyle yönetimi ele geçiren Cemal Abdül Nasır’ın, Süveyş Kanalı ve Mısır üzerindeki emperyalist tahakküme itirazı izledi. Suriye’de BAAS rejimi, Libya’da Kaddafi yönetimi ve Irak’ta Saddam Hüseyin; Nasır’ın yolundan gittiler. Güney Yemen’de farklı bir yol izlendi ve halk İngiliz tahakkümünü gerilla savaşıyla alt ederek, 1970’de iktidarı ele geçirdi. 1990’da kadar süren yönetim, daha sonra Kuzey Yemen’le birleşti ve bugünkü kargaşa durumuna gelindi. Lübnan’da çeşitli direniş örgütleri ortaya çıktı ve 1980’lerde Hizbullah kuruldu.

Coğrafyamızda emperyalizmin aldığı en büyük darbe, 1979 İran İslam Devrimiyle ABD’nin İsrail’den sonra en önemli işbirlikçisi olan Şah rejimini kaybetmesi oldu. Devrim yalnızca Şiileri değil, direnişçi Sünni örgütlerini de etkiledi. Bu gelişme en çok Körfez ülkelerinin petrol hanedanlıklarını ürküttü. ABD ve Avrupalı emperyalistlerle birlikte, devrimin önünü kesme çabasına girdiler. Bunun sonucu, 1 milyon kişinin yaşamını yitirdiği tahmin edilen İran-Irak savaşı çıkartıldı. Saddam aklı başına geldiğinde, savaşın yolaçtığı zararı Kuveyt’i işgal ederek karşılamaya kalkıştı. 2003’de ABD öncülüğündeki koalisyon gücü Irak’ı işgal etti ve tahminlere göre bugüne dek 1 milyondan fazla insan da burada yaşamını yitirdi. Bölge halkları tüm bu baskı ve zulme, 2011’de ayaklanarak karşılık verdiler.

“Arap Baharı” sözü batılılara ait. Yeterli mücadele ve örgütlenme deneyimi olmayan halkların sokaklara dökülmesini bir “emperyalist oyunu” gibi gösteren ve aşağılayan bakış açısı da yine aynı çevrelerin imzasını taşıyor. Macun bir kez tüpten çıktı ve ne yapılırsa yapılsın artık geri sokulamaz. Elbette gönlümüz isyan eden halkların tekrar aynı sorunları yaşamayacakları düzenler oluşturmasından yana. Halklar birbiriyle eşit ilişkiler kurarak, kendi kararlarını kendileri vererek, demokratik düzenler oluşturabilir. Ancak bu akşamdan sabaha gerçekleşecek bir iş değil. Örneğin Güney Amerika ülkeleri böyle bir noktaya gelebilmek için, ilk adımını Simon Bolivar’ın 1800 yılları başında attığı bir mücadele sürecinden geçtiler. Sayısız insanın yaşamını yitirdiği ve içlerinden büyük devrimciler çıkaran bu mücadele, nihayet halkları bir parça da olsa rahat nefes alacak konuma getirdi. Benzer bir süreç için bizim önümüzde de katetmemiz gereken uzun bir yol var.

Gelinen noktada en büyük engel, eskiden olduğu gibi bölge dışındaki güçler değil; tam tersine, bölgenin emperyalistleşmeye çalışan yeni horozları. Ancak artık her şey eskisinden çok farklı. İletişim ve ulaşımın kıt olduğu zamanlarda, emperyalizm halkları kolay kandırıyordu; şimdi bunun olanağı kalmadı. Diğer bir fark, uzun yıllardır süren zulmün halklarda oluşturduğu karşı bilinç. Biz yalnızca Ege’nin soğuk sularında boğulmayı göze alarak, farklı ülkelerden kaçanları görüyoruz; oysa bundan daha fazla bir nüfus geride kalıp direniyor. Bu nedenle ne Suriye, ne Irak, Yemen ve zaman içinde Lübnan, Ürdün, Mısır’da artık eskisi gibi bir hayat olmayacak. Bir süre mezhep, bölge, etnik çatışmalar görülse de; zamanla eşit, adil ve özgür toplum düzenleri üzerinden yeni bir hayat kurulacak.

Bu gelişmeyi, şimdiye dek dünyaya yön veren büyük güçler de görüyor ve bu nedenle, bölgede kaynayan kazana doğrudan ellerini daldırmıyorlar. İşte örneği, ABD başından bu yana Suriye’ye asker göndermeyeceğini tekrarlayıp duruyor. Bulundurduğu az sayıdaki uzman/danışmanlar, “ne olur ne olmaz” diye geleceğe yapılmış yatırımdan ibaret. Rusya da hava bombardımanlarını sürdürse bile, benzer bir tutum sergiliyor. Orada doğrudan asker bulunduran tek dış güç İran ve müttefiki Hizbullah. Onlar da Esat giderse sıranın kendilerine geleceğini bildikleri için böyle davranıyorlar. Peki Türkiye ve Suudiler ne amaçla Suriye’ye ortaklaşa bir kara operasyonundan bahsediyor?

Bu bir balondan ibarettir. Suudiler tarihte kara savaşı yapmış değil. 2004’ten beri Yemen’de Hutsileri havadan bombalayıp duruyorlar. Ama ne zaman kara savaşına girmeye kalksalar, bu kendi topraklarında bile olsa büyük zayiat verdiler. 2015 Mart’ından bu yana sürdürdükleri son savaş, hava bombardımanından ibaret. Suudiler Arap Yarımadasının en zengin, Yemen ise en yoksul ülkesi. Savaşın sonucunu silahlar değil, örgütlülük ve kararlılık belirler. İradesi güçlü olan, silahı nasıl olsa bulur. Suudilerin Türkiye ile yakınlaşmasının, bölge hegemonyası için rekabet ettiği İran’a karşı gözdağından başka amacı olamaz. Biraz da kendi kamuoylarına propaganda yapıyor olabilirler.

Türkiye’nin durumu ise malum, Suriye’de bir Kürt bölgesi istemiyor. Zamanında Irak’ta da benzer bir oluşuma şiddetle karşı çıkılmış ama sonunda Barzani ve Talabani’ye kırmızı pasaport verme noktasına gelinmişti. Şu sıralar Türkiye Körfez ülkeleri ve Suudilerle önemli bir alışveriş içinde. Türkiye silah satıyor. Buna karşılık Türkiye’ye, kaynağının Körfez ülkeleri olduğu sanılan büyük paralar geliyor. Bununla dış ticaret açığını kapatılıyor. AKP döneminde bu biçimde 30 milyar dolar geldiği hesaplanıyor. Suudilerle yakınlık bu çerçevede düşünülmeli. Ayrıca Suudilerin İncirlik’e uçak yerleştirmesinin önemi yok. Zaten Katar, İspanya ve Almanya gibi koalisyon ülkelerinin de Türkiye’de uçakları var. Türkiye, herhangi bir BM kararı olmadıkça Suriye’ye girmez, TSK bu yönde defalarca açıklama yaptı. Suriye’de ABD ve Rusya’nın onaylamadığı hiçbir plan uygulanamaz. Çağımız oldubittilere değil, uluslararası işbirliğine dayanma çağı. Türkiye-Suudi yakınlaşmasının, propagandadan başka amacı görünmüyor. Dolayısıyla Türkiye yeni bir döneme girmekte olduğunun kanıtı sayabileceğimiz, somut bir adım atamıyor. Yönetenlerimiz yalnızca hamaset yapıyor. Bu da, her şeyin değiştiği bir durumda, değişime karşı olmak demek. Ama her şey değişirken nasıl bunun dışında kalınabilir? Yalnızca kaldığını sanabilirsin…

Yorumlar