Savaşlar çağında bir savaş

Ülkelerden ülke, zamanlardan zamanın birinde; kırda ve aşiret düzeni içinde yaşayan bir kısım halk, bir gerekçeyle hükümete isyan ediyor. Ellerinde atadan kalma silahlarla, kalabalık biçimde karakolları basıyor, ilk modern silahlarını bu yolla ele geçirerek, savaşlar içinde bir savaş başlatıyorlar. Kabine derhal toplanıp bir yandan kolluk güçlerine yeni görevler veriyor, diğer yandan isyan hakkında bilgi edinmeye çalışıyor. Bir kısım köylünün, tarihteki benzerleri gibi dağınık bir isyana kalkıştığını öğreniyor. Ama nedense bu kez isyan bastırılamıyor ve hızla yayılıyor. Böylece hükümet olağanüstü önlemler almaya karar veriyor ve hemen elinin altında duran dünyanın en büyük ordularından birini harekete geçiriyor. Böylece isyanın ilk aşaması geride bırakılarak, ikinci aşamaya geçilmiş oluyor.

Ordular savaş makinesi gibi çalışır. Onlar için savaş yalnızca iş, düşman ise ya tümüyle yok edilmesi, ya bir alandan çıkarılması, ya da sınırlı bir zarar verilmesi gereken hedeften ibarettir. Hükümetler hedefi saptar ve orduyu harekete geçirir, gerisine karışmaz. Düğmesine basıldıktan sonra makine keşif, saldırı, kuşatma, savunma, ikmal, geri çekilme gibi yapılabilecek tüm savaş hamlelerini bağımsız olanaklarıyla yerine getirecek biçimde işler. Bu sırada uygun gördüğü gibi hareket edemezse, görevi aksar. Sonuç, hükümetler açısından felaket olabilir. Bunu bilen hükümetler, makinenin çarklarına çomak sokmaz. Ya baştan çalıştırmayacaklarını, ya da çalıştırdıktan sonra yalnızca destek vermek gerektiğini bilirler.

Nitekim ülkedeki isyanı bastırmakla görevlendirilen ordu da buna uygun işliyor. Bir yandan başkent çevresinde güvenliği sağlamak üzere, diğer yandan isyan bölgelerini denetleme amaçlı garnizonlar, karakollar kuruluyor. Buralara savunma ve saldırının en güçlü silahları olan zırhlı birlikler yerleştiriliyor. Komandolar, özel kuvvetler, piyadeler, topçular, bombardıman uçakları, helikopterler, keşif birlikleri, istihbarat ağları… Ordu tam güç, bastırma operasyonuna başlıyor. Adı isyanla anılan bölgeleri kısa sürede ele geçiriyor. İstihbaratla öğrendiği “terörist” listelerine bakarak evleri tek tek arıyor, bulabildiklerini gözaltına alıyor, bulamadıklarının yerini işkenceyle öğrenmeye çalışıyor. Bir miktar silah ele geçiriyor. Bazı önemsiz çatışmalara giriyor ama hiçbir yerde düşmanla yüzyüze gelmiyor. Tekrar isyan etmesinler diye, çeşitli baskılarla sivil halka gözdağı veriyor. Ortamın yeterince güvenli hale geldiğine inandığı bir anda geri çekilerek, güvenliği geleneksel kolluk güçlerine bırakıyor. Hükümet isyanı olağanüstü yöntemlerle bastırarak başarılı olmuştur. Ama her şey göründüğü gibi değildir. Yaşanan durum, yalnızca isyanın yeni bir aşamaya geçtiği anlamına gelir.

Ordunun geldiğini öğrenen direnişçiler dağlara çekilmiştir. Baskı ve zulüm tezgâhından geçen halk şimdi daha öfkelidir. Bu yüzden direnişçilerin sayısı artmıştır. Geride bırakılan karakollara saldırarak yeni silahlar ele geçirirler. Ve yeni saldırı dalgasıyla karşılaşana dek, kendi aralarındaki örgütlenmelerini tamamlarlar. Kolay erişilemeyecek yerlerde direniş üsleri kurar, geçiş yollarına pusu atıp beklemeye başlarlar. Bütün bunlar, bu seferki isyanın gelip geçici olmadığının kanıtlarıdır. Dolayısıyla, başlarındaki hükümetten rahatsız olan dış güçlerden de ilk yardım teklifleri gelmeye başlar. Kısa süre önce zafer kazandığını düşünen hükümet şaşkındır. İsyancı köylülerle iyi ilişkiler geliştirmek için sorunlu bölgelere sağlık, eğitim gibi hizmetler götürmeye çalışır. Ama köylüler resmi görevlileri bölgelerine sokmaz. Gözdağı için bazılarını öldürürler. Bunu hükümetle işbirliğine giren herkese yaparlar. Artık ipler kopmuştur ve hükümetin elinde orduyu tekrar görevlendirmekten başka çare yoktur.

Köyler bombalanır. Halk, daha kolay denetlenebileceği düşünülen kentlere göçe zorlanır. Baskı arttırılır. Şüphelenilen herkes tutuklanır ve daha sonra yok edilir. Tüm bu baskılara “teröristlerin” neden olduğu söylenerek, halkın onlardan uzaklaşması ve hükümete destek olması sağlanmaya çalışılır. Ordu direnişçi kamplarına binlerce metre yüksekten büyük büyük bombalar bırakır. Çünkü direnişçiler artık eskisi gibi değildir ve ellerinde uçaksavarlar vardır. Bu yüzden havadan yapılan saldırıların irtifası artmış, buna karşılık etkisi azalmıştır. Bombalanan bölgelere kara birlikleri gönderilmek istenir ama mayınlar ve pusular yüzünden bu başarılamaz. İsyancıların parçalanması ve aralarından bir kısmının kazanılması gerekmektedir. Bunun için aşiret, milliyet, inanç farklılıklarından yararlanılır. Halk bölünür ve birbirine düşmanlaştırılır. Yüzyılların geleneği olan dayanışma bozulur, kimisi çıkar için ailesini bile satacak hale gelir. Onur, şeref gibi duygular yok edilir. Yerini intikam ve öfke alır. Hükümet, isyancılara yardımı önlemek için gıda ambargoları koyar. Bu arada kirli savaştan bıkan bazı resmi görevliler, isyancıların safına geçmeye başlar. Ve sivil halka karşı yürütülen savaşlarda orduların en büyük düşmanı, düzensizliğin kendine de bulaşmasıdır.

Artık ülke bitmeyen bir savaşın içindedir. Her yer savaş alanı, herkes düşman olabilir. Komşu ülkeler isyanın cephe gerisidir. Silah satın almak için uyuşturucu satılır ve bu amaçla afyon, esrar tarımı başlar. Ve kural işler: Eğer düzenli ordular düzensiz gruplara karşı savaşını belli bir sürede sonuçlandıramazsa, güçler eşitlenir. Bu koşullarda iş olarak savaşanın yenilgisi kaçınılmazdır. Nitekim sözünü ettiğimiz savaşta da böyle olmuştur. Savaş Afganistan’da yaşanmıştır. 1978’de Sovyet yanlısı bir hükümet darbeyle yönetimi ele geçirmiş, halk derme çatma isyan başlatmış, hükümet başa çıkamayarak Sovyetleri yardıma çağırmıştır. 1979’un son günlerinde Afganistan’a giren Kızılordu 10 yıl sonra yenilerek bu topraklardan çıkmak zorunda kalmıştır. İş burada da kalmamış, yenilgi SSCB’deki düzenin yıkılışına kadar uzanan etkiler yaratmıştır. Olayları, Olivier Roy’un 1990’da Türkçeye çevrilmiş olan “Afganistan’da Direniş ve İslam” adlı kitabından aktarıyoruz.

Yazarın Türkçeye çevrilmiş 7 kitabı bulunuyor. Sık sık ülkemize geliyor ve hükümet çevrelerinden dostları da var. Roy bir Fransız ajanıdır. Kitaptaki bilgileri, savaş yılları boyunca Afganistan’ı gezerek edinmiştir. Komşu ülke Pakistan’ın Peşaver kentinden, CIA bağlantılı silah tüccarları ya da çeşitli Batılı istihbarat örgütleriyle birlikte hareket eden yardım kuruluşlarının çalışanı olarak bu ülkeye gidip gelmiştir. Afganistan’daki mücahitlerle Batılılar arasında bağlantı kurmuştur. Böylece Afgan halkının haklı savaşı, kirli çıkarlar uğruna bataklığa çevrilmiştir. Savaşmaları için bu ülkeye gönderilen cihatçılar, bugün yakın coğrafyamızdaki tüm çatışmalarda kilit roller oynamaktadır. El Kaide ve IŞİD başta olmak üzere birçok cihatçı örgütün kurucularının yolu mutlaka Afganistan ve Pakistan’daki eğitim kamplarından geçmiştir. Bu yoksul ülkeye “özgürlük ve demokrasi” getireceği vaadiyle yardım ettiğini öne süren emperyalistler bir türlü buradan çıkamamış, üstelik bu yetmez gibi oradaki çatışmaları Irak, Suriye, Yemen, Somali, Nijerya ve Libya’ya taşımışlardır.

Kıssadan hisse: Sayısız yoksulluk ve adaletsizliğin yaşandığı dünyamızın her köşesinde savaşlar bitmek bilmiyor. Türkiye bu çatışmalarda NATO üyesi ve ABD’nin sadık müttefiki olarak şu ya da bu biçimde taraf oluyor. Ülkemizdeki her türlü sorun küresel çatışmaların uzantısı ve taraf olunan güçlerin çıkarlarıyla ilintili. Büyük acılar yaşanıyor ve her zamanki gibi yoksulların canı yanıyor. Çünkü zalimlerin sofrasında onların eti yeniyor. Ve ne yazık ki, dünyanın efendileriyle kol kola girenler şimdilik kazanmış görünüyor. Dindar geçinen bir yönetim döneminde, son Osmanlı padişahı ve halifenin çağrısıyla Yemen, Afganistan, Libya, Irak, Suriye’de bugün acı çekenlerin atalarının bir zamanlar ülkemizde dedelerimizin verdiği kurtuluş savaşına katıldıkları unutturulmaya çalışılıyor. Bu halkların yanında duracakları yerde, öyleymiş gibi yapıp onlara kötülük tezgâhlayanlarla birlik oluyorlar. Marifetlerini perdelemek için, binlerce yıllık inanç, milliyet, kültür farklılıklarını düşmanlık nedeni gibi gösteriyor ve böyle görünmesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Uyanalım…

Yorumlar