İran seçimleri

İran’da 1979’da baskıcı bir yönetimin devrimle yıkılarak yerine İslam Cumhuriyeti kurulana dek, dünyada din temelinde yönetilen tek Müslüman ülke Suudi Arabistan’dı. Ancak bu ülkedeki krallık yönetimi ve Vahhabi egemenliği, dünya müslümanlarının büyük çoğunluğu için gıpta edilecek bir örnek oluşturmuyordu. Bölgenin önde gelen ABD işbirlikçisi Şah’ın yıkılışı, durumu değiştirdi. İster Şii ister Sünni, ülkelerinde mağdur olan ama herhangi bir eyleme de girişmeyen dindarlar, bu gelişmeden büyük heyecan duydular.

O güne dek devrimler ya ulusal bağımsızlık savaşları verenlerce, ya da sosyalistlerin öncülüğünde yapılıyordu. Şimdi ilk kez müslümanların çabasıyla gerçekleştirilen bir devrim, inancından başka herhangi bir fikri olmayan yoksullara umut veriyordu.
Tabi başta Suudiler olmak üzere, diğer Körfez ülkelerinin petrol şeyhleri bu gelişmeden tedirgin oldular. Rahatlamak ve İran devriminin Arap ülkelerine yayılmasını önlemek için, Batılı güçlerin de çabasıyla Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i İran’a karşı kışkırttılar. 1980’de başlayan ve 8 yıl süren savaşta kesin can kaybı hiçbir zaman belirlenemedi. Tahmini olarak 1 milyon kişinin öldüğü sanılıyor.

Ama Suudiler ve İran arası gerilim bununla bitmedi. Bölgede İran’ın en yakın müttefiki Suriye’de körüklenen karışıklıklarla, bu kez 5 yılı bulan bir savaş sürecine girildi. İran, Suriye iç savaşının başından beri Esat rejimine her türlü desteği verdi.

Bütün bu süreçlerde İran savunmasını güçlendirmek ve enerji üretmek amacıyla nükleer çalışmalar yaptı. Karşılığında, ABD’nin girişimiyle ambargoya maruz kaldı. Bu durumu Suudiler ve İsrail beraberce onayladılar. Ancak zaman geçti, ABD İran olmadan bölgede istikrar sağlanamayacağını farkederek, ambargoyu kaldırdı. İşte İran’da geçen haftaki seçim, ambargosuz koşullarda yapılan ilk seçimdi.

İran’ın dünya ülkeleriyle ilişkilerinde serbest kalması, başta Suudiler ve İsrail olmak üzere pek çok bölge ülkesini rahatsız etti. Çünkü bu, dünyadaki çeşitli bankaların İran’a ait hesaplarda bekletilen 100 milyar doların ülkeye verilmesi, kısıtlamasız petrol satışından elde edilecek düzenli gelir ve uzun süredir yatırım yapılamayan ülke altyapısının yenilenmesi anlamına geliyordu. Kısacası İran ambargonun kalkmasıyla yeniden doğuyordu. Dolayısıyla geçen haftaki seçimleri, bu çerçevede değerlendirmek gerekiyordu.

Geçtiğimiz Cuma 290 üyeli parlamento ve 88 üyeli Uzmanlar Meclisi için seçim yapıldı. Ülkede siyasi parti yok. Parlamenterler her seçim bölgesine ve azınlık kotalarına göre halkoyuyla seçiliyor. Bireysel olarak başvuru yapılıyor ve Denetleme Meclisi tarafından uygun bulunanlar seçime katılabiliyor. Denetleme Meclisi, aynı zamanda parlamentonun çıkardığı yasaların hukuka ve şeriata uygunluğunu denetliyor. 6’sı yargıç, 6’sı din adamlarından oluşan 12 üyesi var. Üyeleri karmaşık bir sistemle, yukarıdan belirleniyor. Yine halkoyuyla seçilen Uzmanlar Meclisi ise, en üst makam olan Rehberi seçiyor. Ayrıca Cumhurbaşkanı ve Rehberi, gerekli hallerde görevden alabiliyor. Halkoyuyla seçilen diğer bir makam da Cumhurbaşkanı. Tüm bu seçimlere katılanlar genellikle “muhafazakâr” ve “reformcu” olarak iki kanattan oluşuyor.

İlk bakışta İran’da, örneğin Türkiye’ye göre daha antidemokratik bir sistem varmış gibi görülüyor. Ama Türkiye’de adayların kaderinin parti genel başkanlarının iki dudağının arasında olduğu ve partilerin seçim yarışının maddi güce bağlı bulunduğu düşünülürse, tam tersine söylemek mümkün. İran parlamentosu çalışmaya başladığı 1980’den bu yana hiç kapatılmadı. Ve İran’da üst düzey yöneticilerin karıştığı yolsuzluklar soruşturulabiliyor. En tepede “Rehber” olarak dini bir makamın olması, Türkiye’deki gibi dinle ilgili işlerin keyfî yürütüleceği anlamına gelmiyor. Tam tersine, kararların daha sıkı kurallara göre alınma zorunluluğu doğuruyor. Çünkü Sünnilikte güya ruhban sınıfı olmamasına rağmen ortalıkta yetkisiz şıh, emir, imamdan geçilmezken; Şiilikte işler sıkı kurallara bağlı olarak yürüyor. Örneğin dini yeterliliği bulunmayan bir siyasi kişinin, ulema üzerinde hiçbir yaptırım gücü bulunmuyor. Çünkü ulema yalnızca inancını yaşayan ve bu niteliği gereği siyasete karışmaya kalkışmayan biri. Dolayısıyla benzer biçimde, siyasilerden de kendine aynı saygıyı bekliyor. Türkiye’de böyle mi? Hacca gitmek, cami yaptırmak, imam hatip mezunu olmak misali dini etkinlikler, siyasi güç elde etmenin aracı olarak kullanılıyor. Hangisini tercih edersiniz?

Örneğin İmam Humeyni’nin öldüğü 1989’dan bu yana Rehber olan Ali Hamaney, her söylediği hemen yerine getirilen biri değil. Öncelikle dini yeterliliği yıllardır kabul edilmeyen, bir gecede Ayetullah sıfatı alması sürekli eleştirilen, asla Humeyni ile karşılaştırılamayacak kadar silik şahsiyetli görülen, kişisel serveti yüzünden eleştirilen biri. Kararlarının ancak yol gösterici olabileceği, bağlayıcılık taşımayacağı sürekli tartışılıyor. Zaten Humeyni öldüğünden bu yana iktidar iradesi cumhurbaşkanı ve parlamentoya kaymış durumda. İran’daki reformcu-muhafazakâr çekişmesi de bu eksende yaşanıyor.

“Muhafazakâr” olarak bilinenler, toplumun İslamileştirilmesinin asla zayıflatılmamasından yana. Bu, dini kuralların eksiksiz yerine getirilmesi ve toplum yaşamında fıkhın belirleyici olması demek. Dolayısıyla Batı kökenli her türlü kültürel etkinin yasaklanmasıyla paralel giden bir anlayış. Bunun sağlanması için de ekonominin devlet kontrolünde kalmasını savunuyorlar. Bir kısmı Rehbere, bir kısmı hükümete bağlı olan vakıflar ve kamu kurumlarının, ekonomide büyük ağırlığı var. Şehit aileleri, Hizbullah, Besiç, Ensarullah gibi kimi milis güçleri ayrıcalıklı çevreler, bu vakıflar üzerinden iaşe ediliyor. Ayrıca Hizbullah’ın kontrolünde kesin büyüklüğü bilinmeyen, önemli şirketler var. Tüm bu kurumlar ekonomik bakımdan ayrıcalıklara sahip. Bir anlamda yönetim katlarıyla içli dışlı olan muhafazakârlar, toplumu ekonomik, siyasi ve kültürel bakımdan denetim altında tutmayı savunuyor. Bunu, İslamiyetten uzaklaşmamanın yolu olarak görüyor. Bu gibi durumlarda Rehber gerek görürse, karşı tavır takınanları Hizbullah aracılığıyla baskı altına alabiliyor.

“Reformcu” olanlar inancın içeriğini değil ama yaşanma biçimini tartışma konusu ediyorlar. İnancın dışarıdan dayatılmasını inanca yapılan bir saygısızlık gibi görüyor ve müminlerin dini içlerinde yaşaması gerektiğini savunuyorlar. Böylece İslamiyet siyaset üzerinde ve toplumsal yaşamda baskı kurmaksızın yaşanacak ve bu sırada siyaset de yurttaşlar üzerinde baskı kurmayacak. Sonuçta aşırı güçlendirilmiş bir devlet mekanizmasına gerek kalmayacak. Kadınların ve gençlerin toplumsal yaşama daha çok katılmasıyla, İran giderek daha üretken ve demokratik bir toplum haline gelecek. Bir tür “isalim libleralizm” gibi tanımlanabilecek bu düşüncelerini felsefi, dini ve siyasal açıdan temellendiriyorlar.

Biz yazıyı hazırlarken, parlamento ve Uzmanlar Meclisi seçimlerinde eski devlet başkanı Rafsancani ile şu anki devlet başkanı Ruhani taraftarlarının önde gittiği belirtiliyor. Rafsancani “liberal”, Ruhani “reformcu” olarak tanınıyor. Ali Hamaney 77 yaşında ve sağlık durumunun iyi olmadığı söyleniyor. 8 yıllık görev süresi olan Uzmanlar Konseyinin rehbere halef seçmesi gerekebilir. Rehberlik makamı dini-siyasi niteliklerinden çok, yönettiği vakıfların sahip olduğu ekonomik güç bakımından önem taşıyor. Eğer İran küresel piyasalara açılacaksa, denetimden uzak işleyen vakıflar ve kamu kurumlarını özelleştirmesi gerekiyor. Yoksa hiçbir sermaye çevresi, kiminle rekabet ettiğini bilmediği bir piyasaya yatırım yapmayacaktır. Dolayısıyla İran’da Rehberlik makamından başlayarak düzeni yukarıdan aşağı liberalleştirmek kaçınılmaz görünüyor. İşte Uzmanlar konseyinde Rafsancini ve Ruhani’nin üstünlük sağlamaları bu yüzden önemli. Öte yandan Ruhani’nin cumhurbaşkanı olarak başlattığı bazı yumuşama girişimlerini sürdürebilmesi için parlamentoda yeterli destek bulması da ayrı bir önem taşıyor. Özetle, geçen hafta 28 Şubat 1997 “post modern” darbesinin yıldönümüydü. Darbenin asıl galibi olan yöneticilerimiz, sanki mağduruymuş gibi konuştular. Oysa darbe söylentisi çıkarılarak, milyarlarca doların el değiştirmesi sağlanmıştı. Ve sonuçta başımıza, böyle bir yönetim geldi. Bir tarafta ülkesini iyi kötü yöneten bir İslam Cumhuriyeti, diğer tarafta “aman İran’a benzemesin” diye bu hale getirilen Türkiye…

Yorumlar