Bütün yaşadıklarımız bir paragrafa sığar

Baştan başlayalım: İran, Türkiye'nin “sıfır sorun” adı altında ağabeylik yapmaya kalkıştığı ülkelerin sonuncusudur. Hatırlanırsa Türkiye Filistin sorunu bağlamında İsrail’e akıl vermeye kalkışmış, arası bozulmuştur. Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde tam Mübarek’i ziyaretin öncesinde Mısır’da ayaklanma başlamış ve yönetime gelen Mursi’ye ağabeylik yapma fırsatı doğmuş ama sonunda bu da hayırlı bir yere varmamıştır. Ardından Irak ve Suriye’ye verilen akıllar geri tepmiştir. Arada “ ağabeyliğin” işe yaramadığı Gürcistan, Azerbaycan ve hatta Kuzey Kıbrıs gibi ülkeler de sayılabilir. Bütün bu “sıfır sorun” arayışları sırasında nükleer araştırmaları yüzünden ambargoya maruz kalan İran’a sıra gelmiş ve Brezilya ile birlikte girişilen arabuluculuk çabaları burada da sonuçsuz kalmıştır.

İran; tarihi, coğrafyası ve toplumuyla birlikte Türkiye’nin ağabeylik yapamayacağı kadar büyük bir ülkedir. Hiçbir şeyi olmasa bile, dünyanın sayılı baskıcı rejimlerinden biri olan Şah yönetiminin bir devrimle yıkılmasının kazandırdığı kendine güven ve Saddam Hüseyin’in devlet başkanı olduğu Irak’la 8 yıl savaşmanın verdiği direnç sayesinnde ayakta kalır. Bu, Batı’nın rahata ermiş toplumlarının ya da Türkiye gibi demokratikleşmeden nasibini almamış ülkelerin anlayamayacağı bir durumdur. Nitekim yıllardır yaşadığı ambargoyu da kendi olanaklarıyla aşmıştır. Rusya ve Çin gibi ülkelerin bu konudaki desteği önemli olmakla birlikte, belirleyici değildir. Sonuçta İran bölgedeki etkinliği, Suriye sorunundaki kilit rolü ve toplum yapısının güçlülüğü sayesinde, ABD’yi uzlaşmaya razı etmiştir. İktidar partisinin Davutoğlu’nun ziyaretiyle ilgili olarak yaptığı, “Türkiye en zor zamanında İran’a destek vermiştir” açıklamaları, herhalde İran’da gülümsemeyle karşılanmış olmalıdır.

Türkiye İran’a bu desteği bedava mı vermiştir? Ambargo altındaki İran’la örtülü ticaret sırasında Rıza Zarrab olayı çıkmış, İran yönetimi bunun kendi ülkesindeki uzantısını aydınlatıp sorumlularını yargı önüne çıkarmış ama Türkiye’de olay örtbas edilmiştir.

Ziyaret’in nedeninin seçimlerle ilgili olduğunun söylenmesine gelince: Türkiye başbakanları her seçim sonrası İran’a ziyarete mi gidiyor ? Evet, İran’da reformcular güçleniyor ama buradan doğacak ekonomik olanakların Avrupalı müşterileri sıraya girmişken, Türkiye’nin İran’dan alacağı bir pay görünmüyor.

Davutoğlu eğer İran’a ticaret amacıyla bile gittiyse, eli boş dönmüştür. Asıl ziyaret gerekçesi başkadır. Yakında IŞİD’ın kalbi Rakka ve Musul’a koalisyon güçleri operasyonlara başlayacak. Elbette operasyonun çekirdeğinde Rusya ve ABD bulunuyor. Yardımcı rollerde Türkiye ve Suudi Arabistan var. Malum, Suudiler İran’ın bölgedeki rakibi durumunda. Türkiye komşuları arasında Cumhuriyetin kuruluşundan beri izlediği tarafsızlığı bırakıp, Sünni koalisyonunu tercih etti. Yani Türkiye İran karşısında, hasmı Suudilerin yanında yer alıyor. İşte Davutoğlu İran’a bu konuda bir özür mahiyetinde ve bazı açıklamalarda bulunmak için gitmiş olmalıdır. Büyük olasılıkla operasyon hakkında bilgi vermiş ve belki Suriye’nin geleceğiyle ilgili konuşmuştur. Ama açıklamalardan da görüleceği üzere, anlaşamamıştır.

İkincisi; uçak Şırnak molası sırasında “Şerafettin Elçi Havaalanına” inmişti. Şerafettin Elçi (1938-25 Aralık 2012), 2011 seçimlerinde BDP’den Diyarbakır Bağımsız Milletvekili seçilmişti. Barzani yanlısıydı. İlk kez 1977’de Adalet Partisi Mardin Milletvekili olmuş ama “Güneş Motel” olayıyla diğer 10 AP’li milletvekiliyle birlikte Ecevit hükümetinde yer almış, Bayındırlık Bakanlığı yapmıştı. Elçi, bütün askeri darbelerde ve Kürtçülükle ilgili soruşturmalarda mahkemelere çıkmış, hapis yatmış biriydi. Davutoğlu’nun İran’a böyle bir havaalanından gidişi, çok yönlü bir mesaj gibiydi.

Türkiye Kürt sorununu Barzani çerçevesinde tanıyor, ülke içindeki ve Suriye’deki geri kalan seçenekleri dışlıyordu. Türkiye ve İran’ın Irak politikaları açısından bu önemliydi. Çünkü Türkiye’nin Barzani ile arasında, ABD ve Irak’ın karşı çıkmasına rağmen süren önemli bir petrol ticareti vardı. Hürriyet gazetesi Washington muhabiri Tolga Tanış, “Potus ve Beyefendi” kitabında bu hukuk dışı ticareti belgeleriyle ortaya koyuyordu. Zaten Türkiye’nin bölgedeki geri kalan Kürtlerle yaşadığı sorunların arkaplanında, Barzani’nin de çıkarına olan bu ticaretin zarar görme olasılığının önlenmesi yatıyordu. Herhalde İran’dan, Musul operasyonu sırasında ya da sonrasında bu ticarete itiraz etmemesi isteniyor olmalıydı. Bağdat ve Şam yönetimlerinin çıkarıyla uyuşmayan böyle bir ticaret için İran ikna olmuş muydu?

Üçüncüsü, Davutoğlu Silopi’di Cuma namazı kıldı. Bilindiği üzere ülkemizde genellikle sağ partiler iktidara gelir ve muhalefette olan solu “dinsizlikle” suçlarlar. Ama HDP bu tür bir muhalif parti değil. Dolayısıyla iktidarın karşısında, geleneksel bir “sol” parti yok. Davutoğlu namazdayken, Selahattin Demirtaş’ın çağrısıyla Diyarbakır Sümer Park’da da başka bir Cuma namazı kılınıyordu. Davutoğlu bu namazı, “dinin siyasete alet edilmesi” gibi yorumladı. Başka bir ifadeyle, bir zamanlar 28 Şubat’ları destekleyenlerin Davutoğlu ve arkadaşlarına söylediklerini, şimdi Davutoğlu başbakan olarak kendi muhalifine söylüyordu.

Dördüncüsü, Davutoğlu Silopi’de devletin gücünden bahsetti. Elbette bir devlet kendini savunmak için her türlü önlemi alacaktır. Ama devlet nedir ki? Devlet çoğu zaman hükümetle karıştırılır. Devlet, düzenin adıdır. Hükümet ise, bu düzeni yönetmek üzere belli bir süreliğine görevlendirilmiş bir grup insandır. Görevlendirme seçim ya da atamayla olur, fark etmez. Görevleri, düzeni sürdürmektir. Dolayısıyla hükümetler “düzen” adına yasaya uymak ve yurttaşların önceden beklediği şeyleri yapmakla yükümlüdürler. Devlet gücü bu çerçevede kullanılır. Eğer çerçeve dar geliyorsa, güç kullanacağı kimselerin de onayıyla yeni çerçeve çizilir. Eğer düzen adına çerçeve alabildiğine genişletilirse, yani hükümetler devlet yetkisini keyfî kullanmaya başlarsa; halk korkunun ecele faydası olmadığını kısa sürede anlar. Davutoğlu’nun Silopi’de olduğu saatlerde, gezecek sokağın kalmadığı Cizre’de de sokağa çıkma yasağı kaldırılmıştı. Televizyonlar Silopi’de Davutoğlu’nu görüntülerken, kameralar kent merkezinde küçük bir alanın dışına çevrilmedi. Yerli-yabancı bir çok tv kanalı, Cizre’deki yıkıntıları gösteriyordu.

Son olarak, Başbakanımızın Silopi’de “esnafın yaralarını saracağız, kredi vereceğiz, yıkılanları yeniden yapacağız, devlet bakanımız bizzat sorumlu olacak, TOKİ gelecek konut yapacak” konulu konuşmalarına değineceğiz. Bir süre önce, bir televizyonda Kürt sorunu konulu tartışma programı sırasında iktidar partisi yanlılarından biri, hükümetin Doğu illerinde yatırım yapacağından, işsizliğin kaldırılacağından ve terörün önünün alınacağından bahsetti. HDP milletvekili Altan Tan bu cümlelere şu yanıtı verdi: “Kürtler orangutan mı, önlerine birkaç parça yiyecek atarak özgürlük taleplerinden vazgeçeceklerini düşünüyorsunuz”

Sorun açıktır. Devlet, düzen demektir. Toplumlar ancak istikrarlı bir düzen içinde yaşayabilir. Mezarlıklarda da çıt çıkmaz, enflasyon, işsizlik gibi sorunlar yoktur. Bu ölümün istikrarıdır. Hayatta istikrar ancak insanlar karşılıklı ilişki içindeyken kurulur. Dayatma istikrarı bozmuştur, bozuyor ve bozacaktır. Eğer bir yurttaş İzmir’de konuştuğunu Diyarbakır’da bir kahvede tekrarlayamıyorsa ve tersi biçimde yine Diyarbakır’lı bir yurttaş Muğla Özgürlük Meydanı’nda anadilinde cümle kuramıyorsa; başbakanların petrol ve başka ülkelerin istikrarı peşinde koşmak yerine, önce kendi ülkesinin sorununu çözmesi gerekir.

Yorumlar