Göçmen hapishanesi Türkiye!

Daha önce de belirtmiştik, tekrar vurgulayalım: Türkiye, mültecilerin hukuki durumunu düzenleyen 1951 BM Cenevre Sözleşmesine koyduğu şerh gereği yalnızca Batıdan gelenlere “mülteci” statüsü veriyor. Geri kalanlara “göçmen, yabancı, misafir, sığınmacı vs.” diyor ama uluslararası mevzuata göre kazanılmış haklar elde edebilecekleri “mülteci” statüsünü tanımıyor. Günün koşullarına bağlı olarak, uygun gördüğü kadar hak tanıyor.

Aklını yitirmedikçe ya da büyük bir felaketle karşılaşmadıkça hiçbir Avrupalı Türkiye’ye iltica etmeyeceğine ve Doğudan gelenlerin ancak çok küçük bir bölümüne oturma izni verildiğini göre; ülkemizde “mülteci” değil, yalnızca “göçmen” bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kaderleri, yöneticilerimizin keyfine bağlıdır. Örneğin BM Mülteciler Yüksek Komiserliği, önemli iç sorunların yaşandığı İran ve Afganistan’dan Türkiye’ye bugüne dek 1 milyon dolayında sığınmacı geldiğini ama bunların yalnızca yüzde 3’üne “mülteci” statüsü tanındığını belirtiyor. Siyasi nedenlerle ülkelerini terk edenler, canlarının tehlikeye gireceği bilindiği halde geri verilebiliyor. Kalabilenler ise, insan onuruyla bağdaşmayan koşullarda yaşamak zorunda bırakılıyor. Yoksa yüzbinlerce insan boğulmayı göze alarak, kendini Ege’nin soğuk sularına neden atsın?

Türkiye dışarıdan gelenler için kısa süreliğine can simidi olabilir ama gerçekte bir hapishanedir. Zaten olağan yaşamlarında bile sayısız sıkıntılarla boğuşmaları yetmez gibi, göçmenler bir de yöneticilerimizin önünü sonunu düşünmeden sarfettikleri sözlerin de katkısıyla ırkçı saldırılara hedef oluyorlar. Doğal olarak bu sorunla en çok Suriyeliler karşı karşıya kalıyor. Tıpkı kimi ırkçı Avrupalıların Türkiye’den gidenlere yaptıklarını, bugün biz Suriye, Irak, Afgan, Afrikalılara yapıyoruz. Ucuza çalıştıkları için işsizliğe yolaçtıkları, parkları, meydanları, sahilleri işgal ettikleri, “pis” oldukları, “gürültü” yaptıkları öne sürülüyor. Bir ulus, inanç, kültür, coğrafyadan gelenlerin topluca bu tür suçlamalara maruz kalması; dünyanın neresinde olursa olsun ırkçılıktır. Suriyelilere saldırmak, yalnızca ülkemizdeki sayılarının 3 milyona dayanmasının gerçek nedenlerini gizlemeye yarar. Eğer yöneticilerimiz Esat’a “kardeşim” demekten düşman olmaya bu kadar hızlı geçmeselerdi; Suriye’deki sorunlar bu boyutlara varmazdı. Dolayısıyla sığınmacı sayısındaki kabarıklığın nedeni Suriyelilerden önce, kendi yönetenlerimizdir.

Geçen hafta AB ve Türkiye arasında Suriyeli göçmenlerle ilgili bir ön anlaşma yapıldı. Artık korku ya da çıkar nedeniyle gerçekleri anlatmaktan iyice uzaklaşan büyük medyada, konu kısaca ve iktidarın başarısıymış gibi anlatıldı. Güya AB iki taksitte 6 milyar Euro verecek ve karşılığında Türkiye Avrupa’ya düzenli göçü kontrol edecekti. Ayrıca kısa süre içinde TC vatandaşları AB ülkelerine vizesiz giriş hakkı elde edecekti…

Tabi böyle bir algı oluşmasına ana muhalefet partisi liderinin de katkısı oldu. Kılıçdaroğlu’nun konuyla ilgili ilk demeci, “6 milyarı biz verelim, sığınmacıları onlar alsınlar” demek oldu. (Sonraki konuşmalarında bu yanlışı düzeltemeye çalışsa da iş işten geçti, parti olarak bu konularda politikasız oldukları anlaşıldı.) Kılıçdaroğlu’nunkine benzer bir cümleye, iktidarın borazanlarından “Yeni Akit” gazetesi 12 Mart tarihli baskısında yer verdi. Kaldı ki 11 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan da benzer bir mantıkla, Avrupa’ya hitaben “bizim alnımızda enayi mi yazıyor” demiş ve gerekirse Suriyelileri uçaklara, otobüslere bindirip Avrupa’ya göndermekten bahsetmişti.
Öncelikle belirtelim: sözü edilen, bir “ön anlaşmadır” ve bütün AB ülkeleri tarafından onaylanmadıkça kesinleşmeyecektir. Dolayısıyla ne Türkiye’nin kendi başına sardığı göçmen sorunundan kurtulması, ne de pasaportunu eline alanın Avrupa’yı istediği gibi dolaşması mümkün değildir. Bu anlaşma yalnızca Avrupa’yı göçmen sorunundan kurtarmak içindir. Bu çerçevedeki görüşmeler yeni değildir, Türkiye ve AB arasında 10 yıl boyunca görüşülmüş, 16 Aralık 2013’de bir “Geri Kabul Anlaşması” imzalanarak parlamentolarda onaylanmıştır. Geçen haftaki ön anlaşmayla ilgili olarak da 6 aydır görüşülmektedir. Hükümetin son yıllarda uluslararası politikada en küçük bir başarısı dahi bulunmadığından, bu tür anlaşmalar allanıp pullanarak “başarı” gibi gösterilmektedir. Öyle ya, nasıl olsa karşılarında olayların içyüzünü açıklayacak ne bir muhalefet, ne de bağımsız medya var; Yeni Akit’in dediği gibi, “AB değil, Türkiye AB’ye şartlar koşuyor.”
Tabi bu yalnızca bir hayal. AB yasadışı göçmen sorununu çözmek için yıllardır çevre ülkelere ödeme yapıyor. Son gelişmeyi de bu kapsamda düşünmek gerekir. Farkı, bu kez göçmen sayısının fazla oluşudur. Almanya şu ana kadar Avrupa’da en çok göçmen kabul eden ülke. Nüfusunun yaşlanması yüzünden böyle bir politika izliyor. Ayrıca, hala ekonomik bunalım içinde olan Yunanistan üstündeki göçmen baskısını da azaltmak istiyor. (Çünkü Yunanistan’dan en çok alacağı olan ülke durumunda) Şu an Yunanistan’da yaklaşık 1 milyon göçmen var ve çoğu başka Avrupa ülkelerine gitmek istiyor. Toplam nüfusu 10 milyon dolayındaki bir ülke için bu büyük bir yük. BM raporlarına göre Yunanistan’daki göçmenlerin yüzde 80’i Türkiye’den gidiyor. Yunanistan, elindeki kıt olanaklarla göçmenlere ev sahipliği yapmaya çalışıyor. (Bu arada, Türkiye Kilis’i Nobel barış ödülüne aday gösteriyor ama Yunanistan hükümeti gelen Suriyelileri ne tehdit ediyor, ne Suriye’deki iç savaşa bulaştırıyor, yalnızca bakımlarını üstlenmeye çalışıyor.) İşte Almanya bu durumun uzun süre gitmeyeceğini ve Yunanistan ekonomisini çökertebileceğini düşünerek, göç akınını Türkiye’de durdurmak istiyor. Planlarına göre, gerek duydukları kadar ve nitelikte göçmen alacaklar. Bundan sonra Türkiye’den Avrupa'ya kaçak geçen olursa da, geri gönderecekler. Karşılığında, Avrupa’ya yalnızca ölçülere uyan göçmenler gidebilecek.
Davutoğlu bunun tam bir “Kayseri pazarlığı” olduğunu söyledi. Ortada pazarlık filan yok, yalnızca Avrupa’nın dayatmalarına boyun eğiş var. NATO Ege sularında dolaşarak Yunanistan’a göçmen geçişini durduruyor. Balkan ülkeleri sınırlarını güçlendirdiğinden, eskisi gibi karadan Avrupa’ya geçiş olanağı yok. Dolayısıyla Türkiye’nin elinde Avrupa’yı sıkıştırmak için tek koz olan göç dalgasıyla tehdit etme olanağı kalmadı. Avrupa bir miktar para karşılığı Türkiye’ye kendi politikasını dayatmış görünüyor. Türkiye’nin Suriyeli nüfus baskısından kurtulmasının en kestirme yolu, Suriye’de çatışmanın bitmesini dilemek. Böylece göçmenler bir an önce yurtlarına, yuvalarına dönebilsinler diye. Ama tam tersini yapıyor…
Türkiye’nin göçmenlerle ilgili bu dayatmaları kabul etmesi karşılığında, yurttaşlarına vizesiz Avrupa’ya geçiş olanağı tanınacağı belirtiliyor. Bu da yalandan başka bir şey değil. Öncelikle Türkiye’nin vizesiz geçiş için yerine getirmesi gereken 72 koşul var. Bu koşulların neler olduğu devletin resmi yayınlarında bile açıklanmıyor. Çünkü gerçekleştirilmeleri yıllar sürer. Yani, yurttaşlar gerçeği görüp vizesiz geçişin hayal olduğunu anlamasınlar diye bu konuda hiçbir bilgi verilmiyor. Oysa Başbakan Davutoğlu, muhalefetin de desteğiyle bu koşulların Mayıs ayı başlarına kadar yerine getirilebileceğini söylüyor. Bu sürede pek çok uluslararası anlaşmanın yanı sıra Türkiye ve üçüncü ülkeler arasında geri kabul anlaşmaları yapılacak, mevzuat değişecek, sınırlarda güvenlik, belgelerde güvenilirlik sağlanacak, kayıt dışı işlemlerin önüne geçilecek…

Tabi bunların hiç biri olmayacak. İktidar yapsaydı, yumurta kapıya gelmeden yıllar önce yapardı. Çünkü sözkonusu koşullar 25 Haziran 2014’de “Geri Kabul Anlaşması” TBMM’de onaylandığından beri biliniyor ve iktidar gereğini yapmak için kılını kıpırdatmadı. Bundan sonra da yapıyormuş gibi davranıp bir şey yapmayacak. Zaten hiçbir Avrupa ülkesi de kollarını açmış bizim vizesiz gelmemizi beklemiyor. Dolasıyla yurttaşlarda oluşturulan beklenti karşılanmayacak. İktidar bunun nedenini önce muhalefete, ardından AB’ye bağlayacak. Yine bol bol, “ey Avrupa, ey muhalefet” diye bağırtılar duyacağız. Bu arada, göçmen çocukları Ege’de boğulmaya, gençler fuhuş bataklıklarında ya da köle tezgahlarında satılmaya devam edecek. Kendini “uygarlığın beşiği” olarak tanıtmaya bayılan Avrupa ise, tarihe çıkarcı, ikiyüzlü, sömürücü bir emperyalist güç olarak geçecek.

Yorumlar