10 yıl geriye gittik!

Değerli Dostlar,

Sizlerle yine, içinde bulunduğumuz terörle, şehit haberleriyle, devletteki yolsuzlukla, artık tarifeye bağlanmış rüşvet çarkıyla, bölünme ve toplumsal barışımızın sona ermesi tehdidiyle, diktatörlükle ve siyasilerin akıl almaz yalanlarıyla dolu geçen bu korkunç günlerine ışık tutacağına inandığım, yaklaşık 10 yıl önce yazdığım; TÜRKİYE’NİN GÜVEN BUNALIMI başlıklı makalemi paylaşmak istiyorum.

Özellikle toplumlardaki güven bunalımının uzun sürmesi ve kronik hale gelmesiyle, kendi içinden nasıl diktatörler çıkartabileceği ve nasıl körü körüne bağlı cahil kitleler oluşturabilecegi konusunun ilginizi çekeceğini düşünüyorum.

Bu makalede, 2002 öncesi, AKP öncesi Türkiye'nin kritik ve kronikleşmiş hatalarının, fırsatını bulunca nasıl RTE gibi birinin aşırı güçlenmesinin ve kontrol edilemez hale gelmesinin de cevabını bulabilirsiniz...

Iyi okumalar dilerim...

TÜRKİYE’NİN GÜVEN BUNALIMI

Açıkçası Türkiye’nin uzun bir süredir, bunu en az 30 yıl gibi de okuyabilirsiniz, ciddi bir güven bunalımı içerisinde olduğunu, bu hale özellikle düşürüldüğünü, 1999 Gölcük Depremi sonrasında AKUT olarak Türk Silahlı Kuvvetleriyle birlikte Türkiye’nin en güvenilir kurumu seçildiğimiz dönemde fark etmeye başladım. Daha sonra bu konuda yapılmış diğer araştırmaları da takip ederek biraz daha süreci anlamaya ve sonuçlarının nerelere varabileceğini değerlendirmeye çalıştım.

1999 yılında, hala depremin acılarının yoğun olarak yaşandığı süreçte, toplumun güven konusundaki görüşleri doğal olarak depremin ağır travmasından da etkilenmişti. AKUT bu ruh haliyle ve elbette ki depremin hala içimizi sızlatan acılarının etkisiyle, 10 puan üzerinden 7.9 puan alarak, Türkiye’nin en güvendiği kurum seçildi. Aynı ankette Türk Silahlı Kuvvetleri, çok az bir farkla ikinci olmuştu. Burada bence asıl ilginç veri en altta kalan, yani toplumun en güvenmediği kurumlarda ortaya çıkmıştı. Daha 3 yaşında bir bebek olan AKUT’un birinci kurum olarak çıktığı ankette 131 yıllık şanlı bir geçmişi olan Kızılay 2.8 puanla sonuncu çıkmıştı. Yürütmenin başı olan Hükümet 2.9, yasama organı TBMM ise 3.1 puanla en sona yerleştirilmişti. Basın 4.4 puan, Belediyeler ise 4.5 puan alabilmişti.

TESEV aynı anketi, “Hanehalkı Yolsuzluk Araştırmasına Göre Türkiye’de Kurumlara Duyulan Güven” başlığıyla 2000 yılında da tekrar etti. Bu sefer de sonuçlar pek farklı çıkmadı. Depremin acıları biraz daha geride kalmıştı ve bu kez en güvenilen kurum, olması gerektiği gibi Türk Silahlı Kuvvetleri olarak çıktı. TSK’nın 10 puan üzerinden 7.7 puan aldığı bu ankette AKUT 7.6 puanla, toplumun en güvendiği ikinci kurum seçildi. 2000 yılındaki ankette toplumun en güvenmediği kurumları da size bir kez daha hatırlatmak istiyorum. En güvenilmez kurum olarak 2.1 puan alan siyasi partiler seçildi. TBMM bu kez 3.2 puan alabildi. Merkezi Yönetim 3.9, gazeteler ise 4 puan alırken, Kızılay ve Belediyeler 4.4 puan alabilmişti. Hatta Kızılay yönetimi, afet süreçlerindeki tarihsel sorumlulukları gereği o günlerde en sert şekillerde kritik edilmiş, suçlanmış ve bu düşündürücü sonuçlar nedeniyle yönetim değişikliği yapmak zorunda kalmıştı.

5 Mart 2001 tarihinde Zaman gazetesinde çıkan haberde Sosyolog Doç. Dr. Nilüfer Narlı’ya göre; AKUT'a duyulan güvenin altında depremle birlikte sivil toplumun sosyal sorunların çözümünde daha aktif rol almaya başlaması ve sivil bilinçteki değişim yatıyor. "Bir avuç AKUT gönüllüsü her şeyin yerle bir olduğu bir ortamda insanların kendi sorunlarını örgütlenerek kendilerinin çözebileceğini gösterdi." diyen Narlı, depremden sonra halkın “her şeyi devletten bekleme” anlayışından kurtulmasıyla başlayan sürecin meyvelerinden birisinin AKUT'a; yani sivil topluma duyulan güven olduğuna işaret etti. Narlı'nın tespitlerine göre Meclis, siyasi partiler, Kızılay, belediyeler güven açısından prim kaybederken, halkın kendi ayakları üzerinde durma ihtiyacını hissetmesi ve bu değişimin sürmesini istemesi de AKUT'un güven zirvesinde yer almasının sebepleri arasında.

İşte tam bu noktada, toplumda en çok eksikliği hissedilen ve hem özlem hem ihtiyaç duyulan, Marmara Depremleriyle başlayan, ancak süreç içerisinde unutturulan ve önü kısa sürede alınan toplumumuzdaki köklü zihin haritası değişimi ihtiyacını da size hatırlatmak istiyorum. Zaman Gazetesi, bu haberde bu konuya “Sivil Bilinç Değişimi” başlığını atmıştı.

Dolayısıyla Türk toplumu ne yazık ki ortak yaşamı, ortak kullanımı, birlikte yaşama kültürünü düzenleyen, kanunlar ve kuralların uygulanmasından, denetlenmesinden sorumlu olan unsurlara, yasama, yürütme ve yargı organlarına, dahası demokratik bir sistemde sorunları çözecek tek seçenek olan siyaset kurumuna ve siyasi partilere bile güvenmiyordu. Bu anketleri inceleyen biraz aklı başında olan herkes yaklaşmakta olan büyük tehlikeyi apaçık bir şekilde görebilmeliydi bence; Türk toplumu yaşamak zorunda bırakıldığı yolsuzluk, rüşvet, ahlaksızlık, adaletsizlik ve eşitsizlik süreçlerinde uzun yıllardır ezilmekten ve haksızlığa uğramaktan güven duygusunu o kadar yitirmiş durumdadır ki, tarihsel olarak toplumun gönlünde çok özel bir yeri olan Türk Silahlı Kuvvetleri ve bir de Gölcük Depremi’nin yarattığı muazzam acı ve yıkım karşısında yaptığı mütevazı ama bilinçli ve etkili çalışmalar nedeniyle AKUT dışında neredeyse hiçbir kuruma, sağlıklı bir toplumda olması gerektiği gibi güvenmiyor, güvenemiyordu. Bu iki kurum dışında ortak yaşamla ilgili olan ve sistemi ayakta tutan neredeyse bütün kurumlara karşı, bunu devletin kendisine diye de okuyabilirsiniz, derin bir güvensizlik hissediyordu. Bunun gideceği yer acaba ne olabilirdi? Bu makalenin 2. bölümünde bir psikanalistin bakış açısından da destek alarak bu konuya değineceğim.

Ama önce Coşkun Can Aktan’ın editörlüğünde Hak-İş Yayınları’ndan 2001 yılında çıkan; “Yolsuzlukla Mücadele Stratejileri” adlı araştırmasından bir takım verileri ve saptamaları da, biraz uzun olmakla birlikte doğrudan alıntılar olarak sizlerle paylaşmak istiyorum;

TÜRKİYE’DE SIYASAL YAPI VE KAMU YÖNETİMİ HAKKINDA DÜŞÜNCELER VE DEĞER YARGILARI

“Siyasal kültürümüzde hala geçerli olan “yakın çevre dışındakilere güvensizlik” eğilimi siyasal yapıda adam kayırmacılığının yaygınlaşmasının bir nedenidir. Yine Osmanlı Devleti’nde oldukça yaygın bir durum arzeden rüşvet, irtikap vb. yozlaşmalar Türkiye Cumhuriyet’inde de varlığını daima sürdürmüştür.

Ülkemizde siyasal kültürde ciddi değişim 1980’li yıllarda yaşanmıştır. Osmanlı’dan kalma değer ve tutumların yerini yeni değerler almaya başlamıştır. 1980’li yıllarda serbest piyasa ekonomisine entegre olmaya çalışan Türkiye’de, toplumun degişen bazı değer ve tutumlarını gözlemek mümkündür.

Ülkemizde maalesef geçmişten miras kalan değer ve tutumlar ile yukarıda sıralanan değer ve tutumlar 1980 sonrasında tezatlar oluşturmuştur. “Kolay yoldan para kazanma”, “köşe dönme” türünden zihniyetlerin arttığını söylemek mümkündür. Özellikle 1980 sonrasında ülke ekonomisindeki hızlı büyüme ve sanayileşme çabaları yeni kaynak ve fırsatlar yaratmıştır. Bu kaynak ve fırsatlardan yararlanma yarışı, modern anlamda yeni türde siyasal yozlaşmaları gündeme getirmiştir. Örneğin, lobicilik ve rant kollama adı verilen siyasal yozlaşma türü özellikle 1980 sonrasında yaygınlık kazanmıştır.”

A. TÜSİAD’ın “Türkiye Değerler Araştırması’nın bulguları

“1990-1991 Dünya Değerler Araştırması çerçevesinde TÜSİAD’ın sponsorluğunda gerçekleştirilen Türkiye Değerler Araştırması’nın sonuçları ülkemizde siyasal yapı ve kurumlar hakkında ilginç bazı sonuçlar ortaya çıkarmştır.

... açık bir şekilde ülkemizde Türk siyaset sistemine, TBMM’ye, mahkemelere ve devlet memurlarına olan güven duygusunun pek yüksek olmadığı dikkat çekmektedir. Yapılan araştırmaya göre ülkemizde en çok güven duyulan kurum Silahlı Kuvvetlerdir.”

“Türkiye’deki kamu bürokratının halkın gözündeki görüntüsünün hala son derece olumsuz olduğu görülmektedir. Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalan üstün yetkili, devletin temsilcisi ve hakimi, egemen gücün sorumsuz ve sınırsız kullanıcısı ve halkın sorunlarına karşı ilgisiz ve duyarsız, ondan farklı ve ona üstten bakan bir konumdaki ceberrut ve keyfi saltanat sahibi bir kişi görüntüsü ve onun benzeri bir görünümündeki tek parti dönemindeki uzantısının siyasal kültürümüzdeki imgesinin pek de değişmeden sürmekte olduğunu söyleyebiliriz.”

Yine aynı araştırmada “Devletin İşleyişi halka daha açık bir hale getirilmelidir görüşü hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna ortalama % 90’ın üzerinde bir oranla kabul (evet) cevabı alınmıştır. Bu sonucu ülkemizde yönetimde açıklığın (şeffaflığın) olmadığı şeklinde yorumlamak mümkündür.”

B. MÜSİAD’ın “Orta Büyüklükteki İşletmeler ve Bürokrasi Araştırması’nın Bulguları

“... anlaşılacağı üzere ülkemizde sanayici kesimin Türk kamu yönetimi ve bürokrasiye olan düşüncesi oldukça olumsuzdur. Araştırmaya göre özel işletme sahip ve yöneticileri büyük bir yüzdeyle devlet ve belediye memurlarını “bilgisiz”, “engelleyici”, “tembel”, “yiyici” olarak görmektedirler. Kamu yöneticileri hakkındaki düşünceler ise “taraflı”, “politize olmuş”, “bürokrasiyi arttıran”, “çıkarcı” ve saire şeklindedir.

C. TÜGİAD’ın “Türkiye’de Adalet Hizmetleri” Araştırmasının Bulguları

“Türkiye Genç İşadamları Derneği’nin (TÜGİAD) 1993 yılında kendi üyeleri arasında yaptığı anket sonuçlarına göre, Türkiye’de hukuk sistemine ve adalet hizmetlerini gerçekleştiren hakim, savcı ve avukatlara olan güven duygusu tespit edilmeye çalışılmıştır. Sözkonusu araştırmanın sonuçları aşağıda sunulmuştur:

TÜGİAD’ın anketine katılan genç işadamlarının yüzde 54.4’ü Türk hukuk ve adalet sistemine güvenmemektedir. Türk hukuk ve adalet sistemine “hiç güvenmiyorum” diyenlerin oranı % 32.8, “güveniyorum” diyenlerin sayısı ise % 3.2’dir.

Ankete katılan TÜGİAD üyelerinin yüzde 34.4’ü ülkemizde hakimlere güvenmemektedir. Hakimlere güvendiğini belirtenlerin oranı ise sadece yüzde 27.9 düzeyindedir. Avukatlara ilişkin değerlendirmeler ise şu şekildedir: Ankete katılanların yüzde 39.3’ü avukatlara güvendiğini, yüzde 34.4’ü ise güvenmediğini belirtmiştir. Savcılara yönelik değerlendirmede ise ankete katılanların yüzde 44.3’ü kararsız olduklarını belirtmekte, yüzde 28.9’u ise savcılara güvenmediklerini belirtmişlerdir.

TÜGİAD’ın anket çalışmasında ayrıca genç işadamlarına yöneltilen “Davanızın adil bir biçimde sonuçlandığına inanıyor musunuz?” ve “Hakimler dava dosyalarını yeterince inceleyerek karar veriyorlar mı?” sorularına verilen cevaplar ise yüzde olarak aşağıda gösterilmiştir. Herhangi bir nedenle davalı ya da davacı olan genç işadamlarının yüzde 60.7’si ülkemizde davaların adil bir biçimde sonuçlanmadığını belirtmektedir. Ankete katılanlar davaların adil sonuçlanmama nedenlerini; hakimlerin yeterince inceleme yapmamasına (yüzde 27), adalet sistemindeki aksaklıklara (yüzde 21), mahkemelerin yavaş çalışmasına (yüzde 18) ve yasaların günümüz koşullarına uygun olmamasına bağlamaktadır. Öte yandan görüşlerine başvurulan işadamlarının yüzde 98.3’ü hakimlerin dava dosyalarını yeterince
incelemediği kanaatini taşımaktadır.

D. TESEV’in “Türkiye’de Yolsuzluklar Araştırması’nın Bulguları

“Hanehalkları ile yapılan anketin sonuçlarını şu şekilde özetleyebiliriz.

1. TESEV araştırmasına göre ülkemizde çözülmesi gereken en önemli sorunların başında yolsuzluklar gelmektedir. Ankette sorulan “Türkiye’nin çözülmesi gereken en önemli sorunu nedir? Sorusuna verilen cevap sıralaması şu şekildedir: Enflasyon yüzde 34; işsizlik yüzde 26; rüşvet ve yolsuzluk yüzde 14; eğitim yüzde 8; PKK / güneydoğu sorunu yüzde 6; demokrasi / fikir özgürlüğü yüzde 5; sağlık / sosyal güvenlik yüzde 3; ahlaki yozlaşma yüzde 3.6 .

Ankete verilen cevap sıralamasına bakıldığında rüşvet ve yolsuzluklar üçüncü sırada bulunmaktadır. Yani rüşvet ve yolsuzluk Türkiye’nin yüz yüze bulunduğu en önemli sorunlarından biri olarak düşünülmektedir.

2. TESEV’in yolsuzluk araştırmasında halkın kurumlara (özel, kamu ve kar amacı gütmeyen kurumlar) duyduğu güven de tespit edilmeye çalışılmıştır.

Anket sonuçlarına baktığımızda Silahlı Kuvvetler ve AKUT hariç tüm kurum ve kuruluşlara halkın güven oranı yaklaşık olarak yüzde 50’nin altındadır. Halkın en az güven duyduğu kurumların başında siyasal partiler ve TBMM gelmektedir. Üçüncü sırada ise merkezi yönetim kuruluşları gelmektedir.

3. Meslek gruplarının dürüstlüğü konularında kamuoyunun algılanan değer yargıları da pek olumlu değildir. Anket bulgularına göre ülkemizde tüm meslek alanlarında dürüstlük oranı oldukça düşüktür. Hanehalklarına göre dürüst olmayan meslek gruplarının başında sırasıyla milletvekilleri, gümrük memurları, trafik polisleri, vergi memurları, tapu kadastro memurları gelmektedir.

4. TESEV’in Hanehalkı Yolsuzluk Araştırması’na göre ülkemizde kamu kurum ve kuruluşlarında rüşvet ve yolsuzlukların genel olarak yaygın olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Rüşvet ve yolsuzluğun en yaygın olduğu mesleklerin / kurumların başında sırasıyla trafik polisi, gümrük, vergi daireleri, tapu daireleri, belediyeler vs. gelmektedir. Rüşvet ve yolsuzlukların göreceli olarak en az yaygın olduğu kurumların başında Silahlı Kuvvetler gelmektedir.

5. TESEV araştırmasında başlıca iki tür rüşvet tanımlanarak bu rüşvet türlerinin kurumlarda ne derece yaygın olduğu tespit edilmeye çalışılmıştır. Tanımlanan rüşvet tipleri şunlardır:

Birincisi; Vatandaş aslında yasalara göre hakkı olan bir hizmetten yararlanmak isterken aşırı bürokrasi, aşırı iş yükü veya görevlilerin işi yokuşa sürmesi nedeniyle işin yapılmaması veya çok geç yapılması durumuyla karşılaşmaktadır. Bu sorunu çözmek amacıyla vatandaş kural dışı bir ödeme yaparak veya hediye vererek, rüşvet ödemek yoluna gitmektedir.

İkincisi; Vatandaşların aslında yasalara göre hakkı olmayan bir işini yaptırmak amacıyla kural dışı bir ödeme yaparak veya hediye vererek rüşvet ödemeleri söz konusu olmaktadır.

Kurumlarda yaygın olan rüşvet tiplerine baktığımızda ise şu sonuçların tespit edildiğini görüyoruz. Birinci tip rüşvet özellikle devlet hastanelerinde, tapu dairelerinde, ilk ve orta öğretim kurumlarında ve belediyelerde daha yaygın durumdadır. İkinci tip rüşvet ise daha ziyade trafik polisi, gümrük, trafik dışında kalan genel polis hizmetlerinde daha yaygınlık göstermektedir.”

Değişik kurumlar tarafından değişik zamanlarda yapılan, yukarıda bir kısım sonuçlarını sizlerle paylaştığım kapsamlı anket çalışmalarının gösterdiği özetle tek bir sonuç var; Türk toplumu, özellikle 1980 sonrası süreçte, toplumsal örgütlenmenin temellerini oluşturan ve sistemi ayakta tutan, Silahlı Kuvvetler haricindeki neredeyse bütün kurumlara karşı güven duygusunu önemli ölçüde yitirmiş ve bundan kaynaklanan tehditlere son derece açık hale gelmiş, getirilmiştir. Bugün yaşadığımız bir çok sıkıntı aslında uzun bir süredir yaşamak zorunda bırakıldığımız bu sürecin kaçınılmaz bir sonucudur.

Milli Güvenlik Kurulu; düzenli olarak Türkiye’nin iç tehdit değerlendirmesini yaparken uzun yıllar bölücü ve irticai faaliyetleri en önemli iki temel tehdit olarak ele almıştı. Kişisel görüşüm; yukarıdaki anketlerde de doğrulandığı gibi, en az bu iki konu kadar önemli bir tehdit olan, giderek her yeri ele geçiren ve toplumu çaresiz bırakan yolsuzluk ve rüşvet gibi hastalıkları ve hukukun üstünlüğünün aldığı yaraları yeteri kadar dikkate almayan anlayışın da bugünkü noktaya gelinmesinde önemli bir payı olduğunu düşünüyorum.

Bir sorunu çözebilmenin ön şartı onu sorun olarak algılamaktır...

Bu bölümde son olarak sizlere bambaşka bir pencereden bakarak, psikanalist Prof. Dr. Vamık Volkan’ın geniş gruplar ve temel güven duygusu konularında yaptığı çalışmalardan bahsetmek istiyorum. Değindiğim konular haliyle uzmanı olduğum alanlar değil. Lütfen bunları okuyan, gözlemleyen ve anlamaya çalışan bir insan olarak dikkatimi çeken bir takım saptamaları ve ilişkileri paylaşma çabası olarak değerlendirin.

Prof Dr. Vamık Volkan, son derece ilgi çekici “KÖRÜ KÖRÜNE İNANÇ - Kriz ve Terör Dönemlerinde Geniş Gruplar ve Liderleri” kitabında aşağıdaki saptamaları yapar, kitabın içinden seçtiğim bölümleri hiç yorum katmadan sizle paylaşmak istiyorum;

“Bu kitap geniş grup kimliğine, tehdit altındaki toplumların geniş grup oluşturma yönündeki gerileme (regresyon) eğilimine ve politik liderlerin bu gerilemeyi nasıl yönlendirebileceği sorunlarına odaklanmaktadır. Geniş grup kimliği kavramı, çoğu yaşamları boyunca asla bir araya gelmeyecek olan binlerce ya da milyonlarca bireyin, aynı etnik, dini, ulusal ya da ideolojik gruba ait olmaya dayalı yoğun bir aynılık duygusuyla birbirlerine nasıl bağlandıklarını tanımlamaktadır. Şurası ilginçtir ki, grup kimliği yaşantımızın akışı içinde bilinçli olarak odaklandığımız bir şey değildir.

Geniş gruplar da gerilemeye uğrar.

Bu nedenle, bir grubun kendini güvende hissetmeye yönelik çabaları, stres altındaki insan doğasının dışavurumlarıyla kaynaşmakta ve belli alanlarda gerçeklik ile fantezi arasındaki sınırlar bulanıklaşmaktadır. Gerileme kendi başına iyi ya da kötü bir şey değildir; gerileme bireylerde ve gruplarda kendini gösteren insani bir durumdur. Fakat geniş gruplardaki gerileme, politik liderlerin yönlendirmesine açık bir şeydir.

Demokratik ülkelerde dahi, kriz ya da terör dönemlerinde lider/yönetim’den kamuya doğru olan trafiğe daha fazla odaklanılması sözkonusu olur, çünkü kamu, kendisini, kişisel kimliğini ve geniş grup kimliğini koruyacak bir “kurtarıcı” aramaktadır.

Kriz ve terör dönemlerinde liderler, yandaşlarını iyileştirebilirler de, zehirleyebilirler de.

Geniş grupların gerilemesi, merhum psikanalist Erik Erikson’un temel güven duygusu olarak adlandırdığı şeyi bozar. Bu bir çocuğun kendi güvenliğini bakıcılarının eline bırakmakla kendini güvende hissetmeyi nasıl öğrendiğini tanımlayan bir kavramdır ve çocuk temel güven duygusunu geliştirerek kendine nasıl güven duyacağını keşfeder. Normal koşullar altında yetişkinler de, normal işlevsellik düzeyindeki vatandaşlar olma konumunu devam ettirebilmek için, kendilerine ve başkalarına güvenirler. Sözgelimi, temel güven duygusu olmasa ben, aşırı bir endişe duymadan bir uçağa binemem; çünkü hayatımı uçağın planlayıcılarının, yapımcılarının ve de pilotlarının ellerine güvenle teslim edemem. Temel güven duygusu o kadar esas bir şeydir ki, işlevsel temel güven duygusuna sahip kimseler onun varlığının farkında bile değildirler. Bir grubun üyelerinin temel güven duygusu bir kez sarsıldı mı, çizgisinden sapar ve onun yerini körü körüne güven alır. Bu gibi toplumsal gerileme durumlarında liderlerin görüşlerini ve gösterdikleri yönü, yapıcı ya da yıkıcı olduklarına bakılmaksızın takip etme eğiliminde oluruz.

Ayrıca, geniş grup stres altında kaldıkça yaşanılan örselenmeye yanıt olarak, bireyler arasındaki düşünme ve hissetme farklılıkları giderek azalma eğilimi gösterir.

Bu kitabın amacı, geniş grup gerilemesinin yönlendirilmesinin ve beraberindeki kimliği devam ettirme, koruma ve onarma amaçlı geniş grup ritüellerinin, tariflere sığmaz barbarlıkta şiddet eylemleri için gerekli atmosferi nasıl hazırlayabildiğini gözler önüne sermektir.

Gerileme özünde kötü ya da iyi bir şey değildir; gerileme belirli düzeylerdeki örselenme, tehdit ya da stres karşısında verilen kaçınılmaz bir tepkidir.

Gerileme inatçı ve uzun süreli bir nitelik kazandıysa birtakım psikolojik sorunların bulunduğu söylenebilir.

Geniş Grup Gerilemesi’nin Özellikleri

1. Grup üyeleri bireyselliklerini yitirirler.
2. Grup gözü kapalı bir biçimde liderin çevresinde toplanır.
3. Grup “iyi” (yani sadakatle lideri izleyen) ve “kötü” (yani lidere karşıt algılanan) parçalara bölünür.
4. Grup kendisiyle “düşman” (bunlar genellikle komşudurlar) gruplar arasında keskin bir “biz” ve “onlar” bölünmesi yaratır.
5. Grubun ortak ahlak ya da inanç dizgesi, kendisiyle çatışmalı olarak algılanana karşı giderek mutlakçı ve cezalandırıcı bir hale gelir.
6. Grup aşırı derecede “içe alma” ve “yansıtma” düzeneği uygular ve buna bağlı olarak paylaşılmış depresif duygulardan ortak paranoid beklentilere dek değişen duygudurum oynamaları yaşayabilir.
7. Grup ortak kimliğini sürdürmek adına bir şeyi yapma ”hakkı”na sahip olduğu duygusunu yaşar.
8. Grup üyeleri, artan ölçüde bir büyüsel düşünce ve gerçekliğin bulanması durumu yaşarlar.
9. Grup, yeni kültürel fenomenler yaşar ya da grup kimliğini korumak üzere geleneksel toplumsal adetlerin yenilenmiş biçimlerini benimser.
10. Grubun seçilmiş örselenmeleri ve zaferleri yeniden etkinlik kazanır ve bu da bir zaman çökmesine yol açar.
11. Önderlik, grubun tarihsel sürekliliğini parçalar ve aradaki boşluğu şu tür ögelerle doldurur: “Yeni” ulus, etnik duygular, köktendincilik ya da ideoloji; buna “yeni” bir ahlak ve bazen de grup için istenmeyen ögeleri defeden “yeni” bir tarih eşlik eder.
12. Grup üyeleri, grubun ortak simgelerinden bazılarını proto-simgeler olarak yaşamaya başlar.
13. Ortak imgeler, düşman grupları giderek daha artan bir biçimde insandan aşağı özelliklerle ilişkili simgelerle ya da proto-sembollerle betimler ve insanlıktan çıkarır; Cinler, böcekler, mikroplar, insan müsveddeleri.
14. Grup coğrafi ya da yasal sınırları “ikinci bir deri” olarak yaşar.
15. Grup kendisi ile düşman gruplar arasındaki küçük farklılıklar üzerine odaklanır.
16. Önderlik, aile içindeki temel güveni yıkar ve aile içindeki, normal çocukluk çağı gelişiminde ve ergenlik geçişinde ortaya çıkan rollerle (özellikle de kadınların rolüyle) çatışan yeni bir tür aile hiyerarşisi yaratır.
17. Grup üyeleri “kan” kavramı ile ve ortak ya da katışıksız varoluşla aşırı ilgili bir hale gelirler.
18. Grup arındırmayı simgeleyen davranışlarda bulunmaya başlar.
19. Grup beğenisi, güzel olanı çirkin olandan ayırmada güçlük yaşar.
20. Grup, fiziksel çevresini gri-kahverengi, şekilsiz (simgesel olarak dışkısal) bir yapıya dönüştürür.

Bir toplumun gerilemiş olarak değerlendirilmesi için bu 20 adet işaret ve belirtinin hepsinin de sergilenmiş olması gerekmez; bu nedenle ben bir toplumun gerilemiş tanısı alması için kaç işaret ve belirtinin var olması gerektiğini söyleyemem. Belirleme, olgudan olguya değişen bir temelde yapılmalıdır.

Gerilemiş toplumlarda yönetim kadrosundan olmayan (askeri ya da sivil) yandaşlar arasındaki toplumsal ve politik hiyerarşi silinmiş gözükür. Bu düzleşmiş toplumsal yapı, liderin çevresinde gözü kapalı bir biçimde toplanılmasıyla ilişkilidir. Bu tür toplumlarda (ya da dini tarikatlar gibi alt gruplarda) üyeler ayrıca temel güven duygusuna yönelik tehditlerle birlikte liderlik kurumuna aşırı bir bağlılık duygusu yaşarlar. Yandaşlar, temel güven duygusunun kaybıyla birlikte engellenme yaşar, kendi saldırganlıklarının farkına varırlar, fakat bunun dışa vurulması tehlikeli olabilir. Lidere sunulan aşırı destek yani bağlılık bu saldırganlığı gizlemenin önemli bir yoludur. Lider, kendi gücü sayesinde grubun bir üyesini “yaratabilir ya da yıkabilir”; tümgüçlü (omnipotent) olarak algılanır, bu nedenle sevildiği kadar korkulur.

Geniş grup gerilemesi sertleşmeye başladığı durumlarda düşman giderek artan bir biçimde istenmeyen her türlü niteliğin bir yumağı olarak algılanmaya başlanır. Bu tür olumsuz düşünce kalıpları bağlamında düşman çoğu kez aşağı sınıftan bir insan olarak, en kötü olasılıkla da aslında insan olmayan bir varlık olarak düşünülür. Merhum İsrailli psikanalist Rafael Moses, her grubun başka bir grubu insanlıktan uzaklaştırırken kendi insanlığını yitirdiğini gözlemiştir; aksi halde başka insanlara karşı bu derece vahşi davranamazlardı.”

Türk siyaset sahnesi 2002 yılından bu yana köklü bir değişim sürecine girdi. Daha önce toplumda görece küçük bir yüzdenin desteğini arkasına alabilen milli görüş ve paralelindeki anlayış, 2002 yılında ve arkasından 2007 yılında muazzam bir çıkış yaparak siyaset sahnesindeki bütün dengeleri altüst etti. 2002 yılı seçimlerinde, Türk milletinin bütün sisteme, hatta devlete güvensizliğini yaratan süreçten büyük oranda sorumlu olan bütün siyasi partiler siyaset sahnesinden silindiler. Yıllarca hoyratça ve düşüncesizce kullandıkları yetkilerini, halk bir seçimde ellerinden aldı ve onları meclis dışına attı. Yerine de daha önce denenmemiş olan yeni bir siyasi partiyi getirdi. Toplum psikolojisini ve sosyoloji bilimini takip eden uzmanlar için bu tür bir sonucun gelmekte olduğunu öngörmek bence çok zor olmamalıydı. Bilimsel bakış açısından uzak ve kalıp düşüncelerle olayları değerlendirmekten başka bir şey yapamayan ve çağa ayak uyduramayan yetersiz liderler, ne yazık ki toplumu göz göre göre seçeneksiz bıraktılar. Seçmen uzun süren güven bunalımı sonucunda tercihini belki biraz da mecburiyetten yeni ve denenmemiş olandan yana yaptı.

Toplumun temel güven duygusu konularında yaşamak zorunda kaldığı uzun soluklu büyük ve ciddi güven bunalımı nedeniyle, iktidarı, daha doğrusu iktidarın nimetlerini uzun yıllar aralarında paylaşan laik ve Atatürkçü değerlere sözde dahi olsa bağlılıkla özdeşleşmiş olan siyasi partiler, ne yazık ki sadece kendi sonlarını getirmekle kalmadılar, aynı zamanda görüntüde savundukları Atatürkçü değerleri ve gerçek Atatürkçüleri de aynı yenilgiye ortak ettiler.

1999 Gölcük Depremi sonrasında toplumda bir değişim talebi ortaya çıkmıştı, çünkü kayıplarla dolu, etik ve hukuki sayısız sorunu olan günü kurtarmaya dönük mevcut anlayışın yarattığı bütün sorunlar 45 saniyede bir tokat gibi hepimizin suratında patlamıştı. Ama kısır ve dar bir alana sıkışmış anlayışı ile Devlet iradesini elinde tutan statüko, toplumun büyük bir beklentiyle istediği, her ortamda dile getirdiği ve açık olarak talep ettiği daha çağdaş, daha şeffaf, daha hesap verebilir, hukuka ve ahlaka daha saygılı bir toplum olma yönünde değişimi başlatmak yerine bu değişime direnerek birbirini didiklemeye ve suçu ona buna atıp, yapılması gerekenleri görmezden gelmeye, bütün sorumluluğu bir kaç günah keçisinin üzerine yıkmaya çalışıp konuyu değiştirmeye uğraşırken, 2001’de bir de ekonomik kriz patladı. 1999’daki toplumsal kırılmadan ve 2001’deki ekonomik kırılmadan gerekli dersi almayan ve bildiği gibi, eskisi gibi devam etmeye çalışan bütün bu olan bitenin asıl sorumlusu olan statüko 2002 seçimlerinde büyük bir şok yaşadı. 2002 öncesinde Devlet’in örgütlü gücünün anahtarını ve direksiyonunu elinde tutan ve halktan geçici olarak emaneten aldığı bu güçle kendisini Devlet sanan siyasi partiler meclise bile giremedi, toplumdaki değişim beklentisini iyi okuyan ve doğru zamanda doğru yerde olan AKP ise kendisini bile şaşırtan bir oyla mecliste çoğunluğu aldı.

2002 yılında Türk siyaset sahnesinde köklü bir dönüşüm, değişim yaşandı. Siyasetteki bu öze ilişkin değişim kaçınılmaz olarak toplumsal hayatımızda da değişim ve dönüşümü beraberinde getirdi. 1999 ve 2001 krizleriyle kendini gösteren, toplumun eski hatalardan kurtulmaya dayalı köklü zihin haritası değişimi beklentisi yerini bambaşka ve hiç beklemediğimiz ve hazır olmadığımız başka türlü bir değişime bıraktı. Bütün bu süreçte bana en ilginç gelen gelişme ise, “Büyük Ortadoğu Projesi” ve “Ilımlı İslam” projelerinin de dünya konjönktüründeki zamanlamasının Türkiye’deki bu değişim süreciyle bu kadar eşzamanlı olarak üstüste çakışması oldu. Bu ancak kaderin bir cilvesi olarak açıklanabilir bence ya da olağanüstü bir zekanın muazzam bir projesi...

Kaderin tembel, sorumsuz, ilgisiz, tarih bilinci olmayan, geleceği göremeyen, günü kurtarmaktan başka bir şey üretemeyen ve düşünemeyen milletlere ödettiği acı ama hayat kadar gerçek bir fatura oldu bu. Neye niyet neye kısmet denir ya, işte öyle bir şey oldu bütün bu olanlar...

Bu tarihten sonra kafası iyice karışan toplum tehlikeli bir biçimde ayrışmaya ve bizden ve bizden olmayan anlayışıyla taraflara bölünmeye başladı. Bence Türkiye ve Türk insanı son yıllarda iyice şaşırmış durumdadır ve şu aralar neyin doğru, neyin yanlış, neyin kendisi için faydalı, neyin zararlı olduğunu anlamaya çalışmakta ve ne yapacağını, ne yapması gerektiğini bulabilmek adına büyük bir zihinsel mücadele vermektedir.

Bu sürecin arkasının nerelere gidebileceğini umarım uzmanlar değerlendiriyordur.

Bugünün yorumu: Yetkililer, sorumlular, uzmanlar o gün bu sürecin arkasının nerelere gidebileceğini degerlendiremediği ve öngöremediği için bugün bu korkunç sıkıntıları yaşıyoruz ve görünen o ki daha da yaşayacağız...

Yorumlar