23 Nisan evet ama şimdi egemenlik kimde?

Bugün 23 Nisan... Neşe doluyor insan...

23 Nisan deyince, bu dizeler ilk akla gelen...

Evet, geçmişi hatırlayarak kuşkusuz böyle.

Bugünkü durum için de aynı sözleri söyleyebilmek olanaklı mı... 

Nedir 23 Nisan? 

Klasik tanımlamaları bırakırsak, 23 Nisan egemenliğin el değiştirdiği gündür.

Egemenliğin, gerçek sahibine geçtiği gündür.

Egemenliğin, ilahi güçlerden, dış güçlerden, sultanlardan, kutsal sultanlardan, Ulus'a geçtiği, böylece laikliği ve de bağımsızlığı ifade eden bir gündür.

Egemenlik yetkisinin kayıtsız ve koşulsuz Ulus'a ait olduğunun ve Ulus adına da yetkili organlar tarafından kullanılacağının, sonsuza kadar da böyle devam edileceğinin ilan edildiği bir gündür. 

Geçmişte bir arada yaşayıp, gelecekte de bir arada yaşama azim ve kararlılığını ifade eden, böylece yeni bir Ulus'un doğduğu ve tarih sahnesine çıktığı bir gündür.

Ulus'un kendi geleceği için, kendi kaderine sahip çıktığı, bu amaç için TBMM'nin de tarih sahnesine çıktığı gündür.

Türkiye'nin ve Ulus'un varlığı ve de aydınlık yarınlar için, TBMM'nin hep açık kalacağının ve bu kararlılığın, o günkü koşullar altında bile ilan edildiği gündür.

İşte 23 Nisan'la tarih sahnesine çıkan o TBMM, aynı zamanda kurtuluş ve kuruluş mücadelesini yürüten de bir Meclis…

O TBMM, Gazi ve devrimci bir Meclis.

O TBMM, bağımsızlık ve aydınlık yarınlar için, her türlü bedel ödemekten geri durmayan, halktan aldığı güç ve yetkiyle, her alanda her türlü saldırı ve gericilikle, kararlılıkla ve sonuna kadar mücadele eden bir Meclis.

Ulu Önder'in açtığı yolda, Önder'iyle bütünleşen halkın, her türlü koşulda, her türlü bedeli ödeyip Ulu Önder'i ile yürüyüp ilerleyerek, evet böyle bir Meclis'in açıldığı bir gün 23 Nisan.

Geleceğin ve çocukların, aydınlık yarınlarla var olacağını ortaya bir gün 23 Nisan.

Aydınlık yarınların da, yarınlarda sorumluluk üstlenecek çocuklarla yaşatılacağının, ortaya konulduğu bir gün 23 Nisan.

Daha söylenecek şey çok...

Dönüp bugüne bakarsak...

Bugün, tüm o anlayış ve değerler, her yoldan ve her koldan saldırı altında.

Neden din sömürüsü ile hurafe bir kutlu doğum haftası yaratıldı…

Ay ve gün olarak İslam Peygamberinin ne zaman doğduğu bilinmemesine rağmen, bilindiği ve bu tarihin de doğru olduğu kabul edilse bile, dini günler hicri takvime göre kutlanırken, önce hicri takvimle kutlanmaya başlanıp, daha sonra ise miladi takvimle kutlanmaya devam edilen, kutlu doğum haftası adı altında bir gün yaratıldı.

Anılan hafta, miladi takvimde 14-20 Nisan tarihleri arasında Kutlu Doğum Haftası adı altında 23 Nisan öncesine getirilerek, bu ulusal bayrama ait heyecan ve değerler, dinsel sömürü altında bırakıldı.

İslami terör örgütlerinin her türlü silahsız faaliyetlerinin engellenmediği hatırlanacak olursa, geçmişteki 31 Mart vak’asının  yani miladi takvimle 13 Nisan’da yaşanan olayların, şimdi 13 Nisan’ın akabinde serbestçe yaşanması gibi, artık din sömürüsü ile girişilen her türlü faaliyet her alanda serbest... 

23 Nisan'da, egemenlik ilahi güçlerden, tarih sahnesine çıkan Ulus'a geçmesine rağmen, egemenliğin asıl sahibinin bu Ulus değil de, ilahi güçler olduğu, yine bu ülkede yaşayanları bir arada tutan bağın da, Ulus ve Ulus bilinci olmasına rağmen, bu bağın Ulus olmayıp yine ümmet olduğu gibi mesajlar, din sömürüsü yoluyla her koldan işleniyor.

O günkü saldırılar şimdi başka yöntemlerle devreye giriyor.

23 Nisan’da, kayıtsız ve koşulsuz Ulus'a geçen egemenlik, Ulus adına yetkili organlar eliyle kullanılmasına rağmen, bu yetkili organlar bugün ne durumda...

Hükümetin durumu mu…

Laik ve demokratik Cumhuriyet hükümeti görevini, laik ve demokratik olmadığına hükmedilen ve bu niteliğinin ortadan kalktığı yolunda yeni bir karar da verilmeyen bir siyasi parti yerine getirir olmuş.

Kamu gücü, o anlayıştaki ellerde...

Hükümetin bu durumu nedeniyle Cumhuriyetin, laik ve demokratik niteliği, sadece Anayasa'da yazıldığı ile kalmış. 

İdare, merkezi ve yerel hizmetler, halka hizmet götürme yerleri olmaktan çıkarak, hükümetin hizaya sokma aracı ya da hükümeti besleyen yerler durumuna dönüşmüş.

Ya Cumhurbaşkanı…

Bu gün Cumhurbaşkanlığı, Cumhur'un başı, devleti temsil eden makam olmaktan çıkmış, kan esasıyla, bir sülale bağıyla olmasa da din sömürüsü yoluyla seçimle gelen taht niteliğine bürünmüş.

Her şeyi görev edinen, denetimi olmayan mutlak sorumsuz bir makam niteliğine bürünmüş.

Sanki saltanat geri gelmiş...

Hükümet ve Cumhurbaşkanı’nın durumu bir birini tamamlıyor ve yürütmenin sistem dışılığını gözler önüne koyuyor. 

Bir anayasanın, ancak kurucu meclisle ve tam bir uzlaşma ile yapılması gerekirken, yürütme erki şimdi, kendi isteklerini anayasa adıyla dayatıyor.

Aynen bir darbe yönetimi gibi…

Ve aynen bir darbe yönetimi gibi de, tüm milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını gündeme taşıyor.

Üstelik milletvekillerine bu işleme karşı bir hak arama yolu da tanınmadan…

Bir meclis, kurucu meclis ise ancak anayasa yapabilir.

Kurucu meclis niteliğinde olmayan bir meclis, bağlı olduğu anayasayı kaldıramaz.

Kurucu olmayan bir meclisin, yasa koyma, değiştirme, kaldırma veya anayasa değiştirme yetkisi var.

Anayasayı kaldırma, yeni anayasa yapma yetkisi yok.

Ama bunu dinleyen kim…

Meclis öyle bir abluka altında tutuluyor ki…

Yasama ne durumda…

Yasama organı olan TBMM, yürütmedeki bu çoğunlukçu yapının etkisiyle, 12 Eylül'den kalan demokrasi tanımıyla, çoğunluk iradesinin vesayetine sokulmuş.

TBMM'de Ulus'un iradesi değil, çoğunluk partisinin iradesi belirleyici hale gelmiş.

Erkler ayrılığı, Anayasa’da yazıldığı ile kalmış.

İktidarda olmayan partiler de, yine 12 Eylül'den gelen anlayışı yansıtan siyaset kuralları gereği, kendi içlerinde demokrasiyi ortaya çıkaramadıkları için, aynı sorunları o partilerde kendi içlerinde yaşar olmuş. 

Yargıyı sormaya gerek var mı…

Yargı, kul olmaktan kurtarılarak kişiliğine kavuşan insanlara güvence olmak, hukukun üstünlüğünü sağlamak yerine, iktidarın silahı haline gelmiş.

Gerek yargıda ve gerek diğer organlarda hukukun üstünlüğü değil, iktidarın gücü belirleyici duruma gelmiş.

Erkler ayrılığı ve de Cumhuriyetin hukuk devleti niteliği Anayasa'da yazıldığı ile kalmış.

Keşke bunlarla kalsa...

Basın, eğitim, üniversiteler, parti içi demokrasi olmadan demokrasiyi yaşatma mücadelesi verebileceklerine inanan siyasi partiler, hükümetin arka bahçesi durumuna dönüşen sendikalar, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’ne dönüşen Diyanet İşleri Başkanlığı ve daha neler neler…

Bugün içinde bulundukları durum ortada…

Gerici ve bölücü terör örgütlerinin faaliyetleri bile denetim dışında kalmış.

Bir dönem bölücü terör örgüt faaliyetlerine, çözüm süreci adı altında tanınan tam serbesti, şimdi görünürde bir mücadeleye dönüşmüş.

Bölücü terörün kente taşınmasına, hükümet idaresindeki cezaevinden bölücü terörün yönetilmesine destek olunup, sonra ise adına bölücü terörle mücadele denilerek, bu bile terör sömürüsü yoluyla siyasal ranta evrilmiş.

Öte yandan gerici terör örgütlerindeki, çözüm süreci tamamlanmış.

Tamamlanmış ama nasıl…

Mevzuatta hiç bir değişiklik yok, örgüt yapıları yerli yerinde duruyor.

Ancak bu gerici terör örgütleri ile ilgili mevzuat ve yargı kararları rafta kalmış.

Hizb-ut Tahrir örneğinde olduğu gibi, gerici örgüt faaliyetlerine tam bir serbesti sağlanmış.

Böylece gerici terör örgütleri bir anda kendilerini sivil toplum örgütü gibi bulmuşlar.

Laik olmayan iktidar, atmadığı adım bırakmayarak gerici terörü bile meşru kılmış!

Cumhuriyet'in kendisi her koldan kuşatma altında.

Cumhuriyet tüm nitelikleri ile, Atatürk ilkeleri her boyutuyla, devrimler her yönüyle saldırı altında.

Yok olan erkler ayrılığı karşısında, etkisiz kılınan halkın iradesi de gözetilince, 23 Nisan öncesi geçmişteki o yapı tekrar hortlamış durumda.

Sıralayacak şeyler bitmiyor.

Kuşkusuz Ulus'u bu durumdan, yine Ulus'un birlik ve beraberliği, azim ve kararlığı kurtaracak.

Ulus'un, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlılıkla, O'nun yolundan giderek, hukuk ve demokrasi içinde vereceği mücadele, tüm bu sorunları ortadan kaldıracak.

Bu nedenle artık zaman kaybetmeden, bir an önce söylem ve dağınıklık sona ermeli, eyleme geçilmeli.

Yorumlar