Kılıçdaroğlu nasıl 'Baykal'laştı?

Bir yıldır susuyorum.

“Kol kırılır, yen içinde kalır” dedikçe yanlışlar artıyor; defalarca kollarımızı kıran kırana, başarısızlıklar diz boyu, gerçek dışı martavallar, olmayacak hayal alemlerine dalanlar piyasada cirit atıyor.

Bu saatten sonra –kendi payıma söylüyorum- susan namerttir.

Bu yazı ne bugünkü yönetim anlayışına ne de önceki yönetimlere karşı kaleme alınmış bir yazıdır. Bu yazıyı; bütünsel olarak gelmiş geçmiş tüm yönetimlerin ve yönetim anlayışlarının yanlışlarını kaydederek; kendime de bundan bir pay çıkararak, eleştirel gözle ortaya koyduğum saptamaları sizlerle paylaşabilmek amacıyla yazıyorum.

Genel görünümü incelediğimiz zaman; AKP adeta koskoca lâik, demokratik Cumhuriyet yapısına sahip 90 yıllık devleti, Brunei Sultanı’nın kabile devletine çevirdi.

Demokratik hukuk devletinden monarşizme doğru koşan bir iktidar, köşkten saraya yükselen bir Cumhurbaşkanı, işsizlik fonundan kendine saray yapmayı hak gören devleti yöneten anlayış, bu da yetmiyormuş gibi yapım maliyeti ile binlerce kat fazla fazla ödediğimiz saray vergileri başka bir ülkede olsa –hatta Brunei’de bile- çoktan o iktidar alaşağı edilirdi.

Dünyada demokrasi ile yönetilen ülkelerde, iktidarlar toplumun genel kabullerine aykırı en ufak bir adım atmaya niyetlendiklerinde “Aman, muhalefet bizi topa tutar” diyerek, kendilerini frenleyerek yol yürürler. Muhalefetlerin üstlendikleri denetim mekanizması, CHP’nin 60 yıldır iktidar olamadığı gibi, üzerine konuşlanan “rejimin sigorta kutusu” olma misyonunu da bugün yerine getiremediğini, AKP’nin pervasızca yürüttüğü politikalarından anlamak mümkün.

Bugün Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın istifası muhalefet milletvekillerince dillendirildiğinde, Başbakan Ahmet Davutoğlu G20 zirvesinden “Muhalefet işine baksın, takdir yetki bana aittir” diyebilecek kadar rahat davranabiliyorken, iki gün aynı gömleği giyindiği için kahraman edilen Bakan hala o koltukta oturabiliyorsa bu iktidarın gücünden midir, muhalefetin güçsüzlüğünden mi?

Bugün içeriği “Davutoğlu’nun, Suriye’ye Esad’ı devirmek niyetiyle girilecekse biz varız” diyeceği kadar geniş olan tezkereye hayır dediğini ilan eden CHP, neden Genel Kurul’da 1 Mart tezkeresinde sergilediği başarıyı gösteremedi? 1 Mart 2003’te iktidar mıydı?

AKP iktidarının pervasızlığı ortada, ortada olmasına da; AKP’yi bunca fütursuzluğa, aymazlığa, çadır devleti geleneğine cesaretlendiren anlayışın bam teli nerede dersiniz?

Bu alternatifsizliğin sebebi nedir?

Ben bunu öğrenmek istiyorum. Bu yazımda da bu doğrultuda gördüğüm resmi size aktarmaya çalışacağım.

Hâlimiz, ahvâlimiz malum.

Memleket bunca buhran içerisinde sürükleniyor, hepimiz tarlada Ağustos görmüş patlıcan gibi kararmışız…

Peki, içimizi aydınlatacak bir alternatif neden ortaya çıkamıyor?

Konu tam da burada Anamuhalefete geliyor işte. Birazdan detaylarını okuyacaksınız ama sonda söyleyeceğim lafı ben yine de başta söyleyeyim…

Benim gördüğüm CHP, AKP’nin yanlışlarının alternatifi değil, bizzat AKP’nin muadili (benzeri) olmaya çalışıp, böyle iktidara gelebileceğine inanıyor.

Sorun da tam bu noktada kilitleniyor.

Sokak siyasetinden uzaklaşmış, toplumu doğru ölçüp değerlendiremeyen, kendi kimliğinin bile gerçeğine varamayan siyasi anlayışların erki elinde bulundurduğu yönetim anlayışı sebebiyle toplumda hayal ettikleri karşılığı bulamıyorlar.

Diyeceksiniz ki, neden?

CHP’nin taban oyu;

1999 seçimlerinde aldığı net oydur.

2002 seçimlerine giden süreçte yükselen AKP tehlikesine karşı %20 platosuna yerleşmiş; sağdan – soldan siyasi görüşe sahip veyahut da apolitik görüşte olan ve kendini herhangi bir siyasi yelpazede tanımlamayı tercih etmeyen ama ortak noktaları Atatürk olan yurttaşlarımızın verdiği oylardır.

Devletin dokusuyla oynanması tehlikesini görüp, beğenilmese dahi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucu olduğu bu partiye verilen oylardır.

Deniz Baykal döneminde bu bahsettiğim tehlikeden dolayı, “Baykal’a rağmen” verilen oylardır.

Maalesef ki, bu dönem de yönetim anlayışımız iktidar olma noktasında kabul görmese de, yine “birilerine rağmen” verilen oylar devam etmektedir.

Ben parti olarak baraj altı kaldığımız 1999 sürecinde, öncesinde ve sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin emekçi bir neferi oldum hep. 2000 sonrası Deniz Baykal döneminde de var olan yanlışlara yüksek sesle karşı çıkan bir partiliydim.

Birileri Cumhuriyet Halk Partisi’ni baraj altı bırakmak için farklı siyasi entrikalar içerisine girerken bile; biz cebimizdeki son harçlığımızla, gece gündüz demeden, seçim çalışması yapan gençlerdik.

Partinin kapısından içeri girdiğim günden bugüne değin 20 yıl geçmiş. Hiç iktidar çanağı yalamak gibi bir derdim olmadı ama her zaman iktidar olmak gibi bir derdim oldu. 20 yıllık siyasi mücadelemde, partimizi yöneten anlayışlar bize hiç iktidar olanağı sunmayı başaramadı.

2002 sonrasına baktığımız zaman, Deniz Baykal’ın rejim yanlısı politikalarının ne kadar yerinde olduğu gerçeğini, bugün içi boşaltılmış rejime baktığımızda daha net görebiliyorum. O  gün bazı bizden aklı evveller “bu kadar rejim ve Atatürk konusu üzerinde durulmaması gerektiğini, AKP’nin böyle bir derdi olmadığını” söylüyorlardı.

2014’te sonuç ortada, 2023’ü varın siz düşünün.

AKP rejimin içini boşaltıp; devleti lâik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinin kazanımlarından, türlü oyunlarla geriye götürüp, milletin cebini boşaltmaya, yok ettiği adaletin gözleri önünde devam ediyor.

Şimdi diyeceksiniz ki, Baykal bunları çok iyi söylemişti, niye iktidar olamadı?

Topluma dayatılan ve toplumun da algısında gelişen “Baykal’ın yanlış adam olduğu” kanısı ortaya koyulmuştu. Söyledikleri doğru, söyleyen adam yanlış imajı toplum tarafından benimsenmiş vaziyetteydi.

Sonra olmaması gereken bir şekilde, kaotik bir sürecin ardından Genel Başkan değişikliği yaşadık.

Kemal Bey ile birlikte toplumda oluşan yelkenlerimizi doldurmaya başlayan rüzgâr hepimizi umutlandırdı. Oluşturulan algı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Deniz Baykal’a göre, toplumda çok daha fazla kabul görebilecek bir lider olduğu yönündeydi.

Doğru şeyleri söylüyorduk ve yapıyorduk, şimdi sıra doğru adama gelmişti. Artık AKP’nin uzun adamının karşısında bizim de doğru adamımız vardı.

Kemal Bey büyük umutlar ve güzel söylemlerle geldi. Sosyal ve ekonomik politikaları güçlendirilmiş bir CHP’yi, kamuoyunun karşısında büyük emek vererek sergilemeye çalıştı.

2011 seçimleri sürecinde kampanya, umudun sosyal devlette olduğunu ve CHP iktidarında topluma çok güçlü bir sosyal devlet yapısının sunulacağının vaatleri üzerine oturtuldu. Ben de o seçim kampanyasında İstanbul 1. Bölge 29. Sıradan milletvekili adayıydım.

Ne oldu da iktidar olamadık?

1) Söylediklerimiz doğruydu, söyleyen doğruydu ama aday kadrolarımızda örgüt kanaati yoktu.

2) Partinin gerçek emekçileri ve işi bilecek, toplumu harekete geçirecek aday adaylarının %98’i seçilebilecek sıralardan adaylaştırılmadılar.

3) Kemal Bey gece gündüz seçim çalışması yaparken, “ben kendi sıralamamdan seçildim” diyerek, seçim sonucunu bile beklemeyen milletvekilleri adayları ile, kurduğu yanlış kadrolar ile, tepeden inmeci zihniyet ile, lider sultası ile, tek sermayesi örgütü olan bir partide, örgütünü karşısına alarak yenildi.

Peki, Kemal Bey nasıl Baykallaştı?

1) Başarısız olduk ama başarılıyız dedik.

2) Emek dedik, kendi örgütümüzün emeğini hiçe saydık.

3) Solcuyuz dedik, Faik Tunay’ı, Aydın Ayaydın’ı, Turhan Tayan’ı, vs. sağcı kadroları getirdik, aday yaptık.

4) Atatürkçüyüz dedik, bu partinin içerisinden yetişmiş Mustafa Kemal’in yoldaşlarını değil de, başka kulvarlarda olan popüler abilerimizi, ablalarımızı aday yaptık. (Gerçi Kemal Bey bundan duyduğu pişmanlığı pek çok platformda dillendirdi.)

5) Mutaassıp bir Cumhurbaşkanı adayı belirledik, hem de bizzat Kemal Bey’in fikriyle.

6) Bütün danışmanlarımızı sağ kökenli yaptık.

7) Gezi’ye selam çaktık, Gezi direnişinde hayatını kaybeden 22 yaşındaki CHP gençlik kolları üyesi, seçim çalışmaları sırasında Kemal Bey’in afişlerini kapı pencere dolaşarak asan Abdullah Cömert’in adını, düştüğünün ertesi Salı’sı grup toplantısında anmadığımız gibi, üstüne bir de AbdoCan’ı “polisle çatışan marjinal gruplar” olarak tanımlayan Lütfü Savaş’ı Hatay’dan belediye başkanı yaptık.

Ya o belediye başkan adaylar listesine ne demeli?

Aday belirleme yöntemlerine ne demeli?

Onlara girmiyorum bile artık.

Bu ülkede çok karanlık oyunlar oynanıyor. CHP’yi yönetenler tarihlerinde hiç olmadığı kadar büyük bir sorumluluk ve vebal altındadırlar. Topluma her açıdan etnisitecilik ve mikromilliyetçilik aşılanmakta, şovenizm bizzat iktidar tarafından körüklenmekte, adına açılım dedikleri bir saçılım süreci devam ettirilmekte, çalışan emekçilerimizin hakları hayvanlara bile yakışmayacak koşullarda hiçe sayılmakta…

Ve biz tüm bunlara rağmen, doğruları söylesek de toplumda bir türlü karşılık bulamıyoruz.

Sorun açık, Kemal Bey.

Çok geriye gitmeden, yanıbaşınızdaki kadrolara bakmanız lazım.

Ve tabi ki kendinize…

Aldığınız tavır ve tutumlardan dolayı izlediğimiz yöntem ile Cumhurbaşkanlığını AKP’ye hediye ettik.

2011’deki aday kadrolarımızla iktidarı ellerimizle hediye ettik.

2014’teki belediye başkan adaylarımızla belediyeleri tek tek hediye ettik.

Ve bütün bunlara da “başarı” dedik.

Ben bir üye olarak payıma düşen bu “başarısızlık dolu başarı”dan cezamı çekmek istiyorum.

Çünkü kol kırılır, yen içinde kalır dedik, sustuk ve çalışmaya devam ettik.

Ama bütün bunlara karar veren ve AKP’yi alternatifsiz bırakan parti içi iktidarın; Genel Başkan’ın, MYK üyelerinin, Parti Meclisi üyelerinin ve milletvekillerinin payına ne düşüyor, onu merak ediyorum.

İstanbul özeline gelirsek eğer…

CHP İstanbul İl Yönetimi’nin başarısız olduğunu hepimiz biliyoruz. Ben de defalarca yazdığım yazılarda bu başarısızlığı ve olması gerekeni kaleme aldım. Bir değişimin olması gerektiğini hepimiz biliyoruz. Benim gönlüm bu değişimi demokratik bir yöntemle gerçekleştirmektir.

Ankara’da üç seçimi kaybetmiş, İstanbul’un hiçbir olayına birebir vakıf olmayan Sayın Karayalçın’ı atama dedikodularının ayyuka çıkmış olması sebebiyle söylüyorum ki…

Demokratik değişim talebimize karşın, 13 milyon yurttaşın yaşadığı İstanbul’a yine de illa ki atama yoluyla yeniden bir İl Başkanı belirlenecekse, örgütün sesine kulak tıkanılmamalıdır.

Sayın Karayalçın namuslu bir kişiliğe sahiptir ama siyasi yaşamı birkaç başarının dışında pek de parlak değildir.

Sayın Kılıçdaroğlu;

Bir şeyi çok merak ediyorum…

Bu orijinal fikirler size mi ait?

Umarım konuşulanlar doğru değildir. İstanbul’da bir değişim olacaksa, lütfen bu tasarrufunuzu İstanbullu bir örgüt emekçisinden yana ortaya koyunuz. Bize toplumda kredisi bitmiş, fiziksel enerjisi azalmış, yaptıkları yapacaklarına teminat olan bir anlayışı lütfen dayatmayın.

Ve unutmayın ki, bu partinin kurtuluşu, yani ülkenin kurtuluşu CHP’nin gerçekten büyük bir özveri ile yetişmiş örgüt emekçilerindedir; ne “kefere Atatürk” diyenlerdedir ne “Türkiye Birleşik Devletleri” diyenlerdedir ne Tayyip Erdoğan’a hayran olanlardadır ne “Ben CHP’li değilim ama CHP milletvekiliyim” diyenlerdedir ne de Fethullah Gülen’in okullarını ziyaret edenlerdedir.

O devri yaşamasalar da kendisini Mustafa Kemal’in yanında milli mücadele savaşçısı olarak görenlerdedir.

Dogmatik yobazlığa karşı, bilimsel aydınlanmayı savunanlardadır.

Dinsel ve emeksel bütün sömürülerin karşısında olanlardadır.

Hakka ve hukuka inananlardadır.

Vatanı namusu bilenlerdedir.

İnsanı insan olduğu için sevenlerdedir.

Doğaya saygı duyanlardadır.

Cumhuriyet Halk Partisi aşure gibidir; içinde birçok tuzlu yemeğin muhteviyatı da olsa, tadı tatlı ve besleyici olmak zorundadır.

Yorumlar