Sır

Hangi dağa çıksam çelik tellere takılmış, ıslak, çamurlu kuş ölüleri ayağıma takılır. Hangi çiçeğe dokunsam, tozlaşarak ölen bir kelebek gibi külleri dolar avuçlarıma. Ve yalnızlıklar.

“Kurduğu köprülerden hep karıncayiyenler geçen o küçük Dilbestelere…”

Bin kollu deltalar içinde her su yolunun kendi içine akması, her ırmağın kendinde bir göle dönüşmesi, derin ve karanlık bir göle…

Ve sen, zamanın gergefinde küçük süzülmelerle kendi içine doğru akan, aktıkça derinleşen bir suya benziyorsun. Aktığın yerde kendi karşılığını arıyorsun. Duvarların, seslerin ve yılışık gülüşlerin zehrini biriktiriyorsun kendi yalnızlığında. O an pencereler sırla kaplanıyor. Tarihin ve o sonsuz akışın tortusu, gözlerini kamaştırıyor. Ne zaman camdan dışarı baksan kendini görüyorsun.

Bu boğucu günler, bu ruh tutulması bir an önce bitsin istiyorsun. Bu metalik hava, bu sırılsıklam kasvet, bu iç yangını bitsin istiyorsun.

Dolandığın sokaklar, ayağına takılan kaldırım taşı, gittiğin kahvede gözleri baygın garsonun telefon melodisi, köşedeki marketin popstar özentili çırağı, fakültenin sırnaşık asistanı, gündelik flörtlerini bir şark masalı havasıyla anlatıp içini bayıltan arkası yarın arkadaş sohbetleri, yaz bahçelerinde eğreti aşkların soğuk ve duygusuz sarılmaları, komşu oturmalarında, kanepe köşelerinde “aferin” bekleyen kibirli genç kızların mağrur göz süzmeleri; bu evler, bu caddeler, bu hayat umacıları; hep bir ağızdan, hep bir dilde aynı şarkının o iç bayıltan nakaratını seslendiriyor…

Sen kendi sesini arıyorsun, bu boğuk çığlıklara karışıyor sesin.

Ahh! Sen bilmezsin daha onları. Kurduğun köprülerden hep karıncayiyenler geçti. Sen bilmezsin onların ne kadar keskin koku aldıklarını. Hep saklandıkları izbe yuvalarında bu kokuyla sarhoş olmuş bekleşirler. Sen bilmezsin Dilbeste! Onlar, sabahlara kadar hadisleri karıştırıp, dişlerini bilerler, yeni köprüler bulmak için.

Bak, işte biri daha biliyor hadislerle dişlerini. Bak, yine akşamları, o üzerindeki gri hırka ve elindeki asasını gözlerine sokacak bu solgun çiçeklerin. Bak, yine o en azgın, muhteris tavrıyla suçlayacak bir başkasını.

“Sen!” diyecek “bırak bu konuları, gel. Buraya gel!” diyecek. İnsanlığın o temiz, saf kaynağını bütün arsızlığıyla kirletip, üzerine kusacak o kokuşmuş ahlakını. Sahte bir dervişin iç karartıcı yalanlarını sıralayacak. Çünkü ancak böyle örtebiliyorlar iki yüzlülüklerini …

Ve sen, yüzünde o masum çocuksuluk, o sevimli şaşkınlıkla bir kez daha ağlayacaksın . “Ben çok kötüyüm yaa!” diyeceksin. Çünkü onların başkalarını davet ettikleri ahlaka bir gün bile ihtiyaçları olmadı. Ancak başkalarının ahlaklı olması onları yaşatabilirdi. Senin, en insan, en manalı tarafınla alay edecekler. Seni şaşkın ilan edecekler. Evet sen şaşkınsın! Sen, o hoyrat insanların şaşkınısın. Sen, körfez depreminde, kucağında sımsıkı sarıldığı siyah kediyle ölü bulunan on dört yaşındaki kızın şaşkınlığını taşıyorsun. Evet sen onların şaşkınısın.

Kentinin caddelerine kondurulan “plastik palmiyeler” in ve ucube rölyeflerin şaşkınısın. Odandaki “peluş” oyuncaklara sarılıp uyuyacak kadar onların yalnızısın.

Haydi çık! Çık Dikmen’e, Hüseyingazi’ye; çık o bozkırın hoyrat tepelerine! Haykır iç sıkıntını, bu ölü ruhlar mezarlığı kentin insanlarına. Seni asla duymayacaklar …

Biliyorsun, Dikmen’deki o alıç ağacı yaşamıyor artık! Hüseyingazi’deki gelincik tarlaları, ekinler çiğnendi. Onlar kenti ele geçirdi. Ve kent düşmesin diyedir bunca dirençleri. Ve içindeki kasaba sıkıntısı bitmesin diyedir bunca uğraşları.

Bir gün, içlerinden biri bir şirkete müdür, biri bir bakana danışman, biri bir yerde bir şey olacak. Sonra o ahlak abidesi gibi yanlarında taşıdıkları kadınları, kasaba sıkıntısından kurtulsun diye; Akmerkez’de, Papermoon’da, Atakule’de ve hatta Abudabi’de, o insan görgüsüzlüğünün sınırlarını zorlayan kıytırık mekanlarda boy gösterecekler. Ve işte o zaman, tehdit olmaktan çıkıp hızla modernleşecekler, hızla o muhterislerin arasına eklemlenecekler.

Ahh Dilbeste, sen bütün bunları şaşkınlıkla izleyecek ve kendi içinde daha da derinleşeceksin.

Hep buluştuğun mekanlarda gözlerini onlardan kaçırıp, bu insan törpülerinden kaçmak isteyeceksin. Bir karşılık arayacaksın hayatta, bir ayna. Arkası binbir emekle, bin yıllık dostluklarla sırlanmış bir ayna. ıyi bak o aynaya. Orada kendini göreceksin.

Senin gözlerine mil çekmeye çalışacaklar. “Bakma, kör olursun!” diyecekler. “Konuşma o aynalarla, dilsiz olursun!” diyecekler.

Ahh bir şey kalıyor geriye Dilbeste; gemileri yakmak, onlarla kurduğun köprüleri yıkmak! Bir daha üzerini kıllı ayaklarıyla kirletmesinler diye…

Öyle bir çıkıp gitmek ki hayatlarından, o evler, o sokaklar, o oturma odaları, o eğreti sohbetleri; soldurulmuş mor çiçekler mezarlığı olmasın diye… Öyle bir çıkıp gitmek ki; o engereklerin, çıngıraklı yılanların tıslamaları arasında, bir dala tutunmak, bir sincabın kuyruğunda, bir serçenin telaşlı şakımasına tutunmak…

Yuvarlanmak sonra, yaşlı bir söğütten bir nehre. Ve sonra akmak, yıllarca akmak…

Soğuk ve berrak suların arasında gümüşi çakıl taşlarına karışırcasına akmak. Açılmak sonra engin bir denize.

Milyarlarca su molekülünün arasında küçük, mavi bir damla olmak. Hafiflemek! Sonra da bir öğle güneşinin aklına uyup, sevdalı bir yağmur bulutunun peşine düşmek. Bir yağmur damlası olmak, sonra bir ikindi vakti, kurak bir kentin toz bulutları üzerinde, arkası sırsız pencereden avuçlarını göğe açan küçük, kıvırcık saçlı bir kız çocuğunun avuçlarına düşmek…

Sonra, tüm dağ serinliğinle o küçük kızın alnındaki ateşe bir damla serin buğu olmak.

O küçük kızların içlerindeki yangın sönsün diye…

Fotoğraf - Aykan Özener

Yorumlar